Tûtînâme kadim metinlerimizin en önemlilerindendir. Bugün fabl diye adlandırdığımız hayvan hikâyeleriyle insana insanı anlatmış, o kısacık hikâyelere hikmetler sığdırmayı başarmıştır. Hikâyeleri zamanla anonimleşmiş, dilden dile de yayılmıştır. Biz de Kadim Metinler bölümümüze Tûtînâme’den bir hikâye aldık; çakalın hikâyesi.
Bir zamanlar bir çakal, şehre yakın bir yerde vatan tutmuştu. Akşam olunca şehrin çarşı ve pazarını gezip ekmek, kemik parçaları buldukta yer, onunla geçinirdi. Bir gece gene âdeti üzere çarşı arasında gezip ekmek ve kemik parçaları ararken bir boyacı dükkânını açık bulup içeri girdi. Nafaka ümidiyle aşağı yukarı gezerken gömülü bir boya küpünün içine düştü. Bin bela ile çalışarak çıkıp kurtuldu. Az sonra bir küpün içine daha düştü. Hasılı biçare çakal, kapıdan taşra çıkıncaya değin belki on beş kadar küpün içine düştü ve rengarenk boyalarla garip kılığa girip hayretlere seza bir ucube oldu. Hayvanlar, yırtıcılar onun bu haline şaşıp ve kim olduğunu bilemeyip ister istemez saygı göstermeye başladılar. Çakal da gördü ki hayvanlar kendisine son derece hürmet eder, “Siz kimsiniz?” diye soranlara, “Bize cennet tavusu derler” diye cevap verdi. Ve ayaktakımından uzak durup ve kendi cinsi çakallarla tamamen görüşmez olup kendini vakara çektikte, bu şaşırtıcı davranışını gören bütün yırtıcılar ve çakallar onu kendilerine başkan yaptılar, o civarın idaresini ona verip buyruklarına boyun eğer oldular.
Çakal da aslan, kaplan, bebr, sırtlan ve bunlara benzer yırtıcı hayvanları ve kuvvetli dilâverleri yanına aldı, her birine birer vazife verdi ve diğer hayvanların her birini dahi mertebelerine göre birer hizmet tayin edip şeref ve unvan kazandı. Yırtıcı olsun olmasın, cümle hayvanlar, kurtlar, kuşlar aslını bilmeyip ona cennet tavusu diye itaat eder olmuştu, lakin daima aslını bilmeyi düşünüp bir yolunu bulsalar da öğrenseler isterdi. Aslında hükümet, aslan soyunda iken ve hayvanlara atadan oğla hep aslan sultan olup dururken, bu soyu sopu meçhul yaratık, gerçi cennet tavusuyum der, lakin atalarında sultan olmuş var mıdır ve nereden bellidir diye, çakalın hükümetinde tereddüt edip gerçeği öğrenmeye bir vesile ararlardı.
Bunun üzerine biraz müddet geçti. Bir gece çakal tahtına oturup, devlet erkânı da saf saf karşısında durup ne ferman eder diye beklerlerken, bir bağın içine sürüyle çakallar girip adetleri üzere çığrışmaya başladı. Padişah çakal, soydaşlarının sesini işitince içi çekip, damarlarının dürtüsüne uyup tahtın üzerinde ulumaya başladı. O mertebe uludu ki, sesi havaliyi tuttu. Hemen bütün hayvanlar, çakalın feryadını işittikleri gibi, ne köpek olduğunu bilip müşkülleri çözüldü. Üstündeki latif boyalar kendinden olmamakla sırrı meydana çıkıp çakal olduğu anlaşılınca; aslan, üzerine hücum ile çakala pare pare etti ve atadan oğla kendi malı tahta çıkıp oturdu.
Hikâyesini bitiren Tûtî, sözü şuraya getirdi: “Ey, Mâh-ı Şeker!” dedi. “Kişi mutlaka aslına döner ve sonradan olan nakışlar yabana gider.”
Tûtînâme, Can Yayınları, Türkçesi: Behçet Necatigil (Alıntıdır.)
