İnsan, yeryüzünde yürümeye başladığı günden beri yalnızca toprağın değil, kendi kalbinin de izini sürmüştür. Belki bu yüzden mitler doğmuştur. Gökyüzüne bakıp yıldızlara hikâyeler yükleyen, denizin köpüğünde tanrıçalar gören, dağların ardında ölümsüzlerin yaşadığına inanan insan; aslında dışarıdaki âlemi anlatırken kendi içindeki büyük boşluğu doldurmaya çalışmıştır. Mitler, insanlığın çocukluk çağından kalma masallar değil; kalbin binlerce yıl önce söylemeye başladığı, fakat hâlâ tamamlayamadığı cümlelerdir. Ve o cümlelerin en eski kelimesi aşktır.
Orpheus, sevdiği Eurydike için ölümün kapısını çalar. Onu geri almak için karanlığın ülkesine iner. Kendisine yalnızca bir şart koşulur: Arkasına bakmayacaktır. Fakat aşk, insana bazen bakmaması gereken yere bakma arzusu verir. Orpheus döner; çünkü sevdiğine kavuşmanın eşiğinde duyduğu şüphe, aşkın kendisinden daha güçlüdür. Eurydike yeniden kaybolur. Bu hikâyede ölümden çok aşkın kırılganlığı vardır. Çünkü insan, sevdiğini kaybetmekten korktuğu anda ona daha sıkı sarılmak ister; fakat bazı aşklar, tam da korkunun gölgesinde ikinci kez yitirilir.
Başka bir mitin göğsünde Narcissus vardır. Suya eğilir ve kendi suretine âşık olur. Onun hikâyesi bize aşkın yalnızca bir başkasına yönelmek olmadığını, insanın kendisinde kaybolabileceğini de söyler. Narcissus’un trajedisi, kendisini sevmesi değil; kendisinden başka hiçbir varlığın güzelliğine ulaşamamasıdır. Aşk, insanı kendinden çıkarıp ötekine ulaştırmadığında aynaya dönüşür. Ayna ise ne kadar güzel olursa olsun insanı yalnızca kendisine geri götürür.
Mitlerin karanlık koridorlarında dolaştıkça aşkın binlerce yüzüyle karşılaşırız: bekleyen Penelope’de sadakat, fedakâr İfigenya’da teslimiyet, birbirine kavuşmak uğruna sınırları aşan âşıklarda cesaret, kavuşamayanlarda ise sonsuzluğa dönüşen bir hüzün vardır. Çünkü aşk, yalnızca kavuşmanın adı değildir. Bazen bir bekleyiştir; bazen bir vazgeçiş, bazen bir dua, bazen de insanın ömrü boyunca içinde taşıdığı sessiz bir yara…
Belki de bu yüzden mitler hâlâ ölmedi. Çünkü insan değişti ama kalbi değişmedi. Eski çağların tanrıları sustu, tapınaklar yıkıldı, kahramanların adları unutuldu; fakat insan hâlâ birini bekliyor, birini özlüyor, birinin gözlerinde kendi sonsuzluğunu arıyor. Yüzyıllar önce bir mağaranın duvarına aşkını çizen insanla bugün sevdiğine bir cümle yazan insan arasında, sanıldığı kadar büyük bir mesafe yok.
Mitlerin izinde yürürken aslında insanlığın değil, kendi kalbimizin tarihini okuruz. Her mit, içimizde saklı bir duygunun eski çağlardan bize uzattığı eldir. Aşk ise o ellerin en eskisi, en sıcak olanıdır. Çünkü insanın bütün hikâyeleri sonunda aynı yere çıkar: Bir kalbe dokunmak, bir kalpte kalmak ve ölümün bile silemeyeceği kadar derin sevilmek.
Belki aşkın gerçek miti de budur: İnsan fanidir; fakat sevdiği için bıraktığı iz, zamanın hafızasında yaşamaya devam eder. Ve insan, mitlerin izinde yürürken sonunda şunu anlar: Ölümsüzlüğün yolu gökyüzünden değil, başka bir insanın kalbinden geçer.
