15:31• Yazı

İbrahim Şaşma- Reşat Nuri Edebiyatında Kadın

Reşat Nuri Güntekin’in romanlarına biraz dikkatle bakıldığında, kadınların hikâyelerin kıyısında duran, olup biteni seyreden kişiler olmadığını görürüz. Onlar, çoğu zaman romanın yükünü sessizce taşıyan, hikâyenin yönünü değiştiren, bazen de yalnız kendi kaderleriyle değil, içinde yaşadıkları toplumun meseleleriyle boğuşan insanlardır. Reşat Nuri’nin dünyasında kadın, hayatın kendisi kadar gerçek ve hayat kadar çelişkilidir. Kimi zaman güçlüdür, kimi zaman kırılır; fakat kırıldığı yerde bile bütünüyle yok olmaz.

Bu kadınların en unutulmazı elbette Çalıkuşu’nun Feride’sidir. Feride’yi yalnızca idealist bir genç kız olarak okumak, onun hikâyesini eksiltmek olur. İstanbul’dan Anadolu’ya uzanan yolculuğu, aslında bir genç kadının kendi ayakları üzerinde durma arzusunun hikâyesidir. Öğretmenlik yaparken karşılaştığı yoksulluk, cehalet, dedikodu ve yalnızlık onun karşısına yalnız dışarıdan çıkan engeller değildir; zaman zaman kendi gururu ve yaraları da ona eşlik eder. Feride’yi asıl canlı kılan taraf da budur. O kusursuz değildir. İnat eder, yanılır, kaçar, susar, sever ve incinir. Fakat bütün bunlara rağmen yürümeyi bilir. Anadolu’nun bir köy okulunda, genç bir kadının tek başına ayakta kalmaya çalışması, dönemin şartları düşünüldüğünde başlı başına anlamlı bir tavırdır. Reşat Nuri’nin kadınları yalnızca Feride gibi mücadele eden, idealleri uğruna yola çıkan kadınlardan ibaret değildir. Yaprak Dökümü’nde Leyla ve Necla üzerinden bambaşka bir kadınlık hâliyle karşılaşırız. Değişen toplumun, değişen şehir hayatının ve giderek sarsılan aile düzeninin içinde onların da arzuları, zaafları ve yanlışları vardır. Ailenin çözülüşü yalnız ekonomik sebeplerle açıklanabilecek kadar basit değildir. Değerlerin değişmesi, eski ile yeni arasındaki gerilim ve insanın sahip olmak istedikleriyle sahip oldukları arasındaki uçurum, bu çözülüşün asıl sebeplerindendir. Burada Reşat Nuri’nin önemli bir tarafı ortaya çıkar: O, kadınlarını yalnızca suçlamak için yazmaz. Onların hatalarını gösterirken bile insan taraflarını gözden kaçırmaz. Leyla’nın, Necla’nın veya başka bir kadın karakterin yanlışına bakarken, o yanlışı doğuran şartları da görmeye çalışır. Bu nedenle romanlarındaki kadınlar birer hüküm cümlesi değildir; anlaşılmayı bekleyen hayat parçalarıdır.

Acımak’taki Zehra ise bu bakımdan daha farklı bir yerde durur. Başlangıçta katı, mesafeli ve hüküm vermeye alışmış bir öğretmen olarak karşımıza çıkar. Fakat babasının geçmişine ait gerçeklerle karşılaştıkça, yıllardır içinde taşıdığı öfkenin aslında eksik bir hikâyenin üzerine kurulduğunu fark eder. Zehra’nın değişimi, bir insanın başkasını anlamaya başladığında kendi içindeki duvarları da yıkabileceğini gösterir. Burada kadın karakter yalnızca olayların içinde bulunan biri değildir; aynı zamanda kendi vicdanının karşısına çıkarılan bir insandır. Reşat Nuri’nin kadınlarında dikkatimi çeken asıl şey, onların çoğu zaman yüksek sesle konuşmamalarıdır. Fakat sessizlikleri güçsüzlüklerinden değil, hayatın ağırlığını içlerinde taşımalarındandır. Kimi kadın öğretmen olarak Anadolu’nun ücra bir köşesine gider, kimi aile içindeki çözülmenin ortasında kalır, kimi geçmişin yüküyle hesaplaşır. Hepsinin hikâyesinde başka bir hayat vardır. Bu yüzden onları yalnızca “kadın karakterler” diye adlandırmak bile zaman zaman yetersiz kalır; çünkü onlar aynı zamanda bir dönemin sosyal hayatını, ahlak anlayışını, aile yapısını ve değişen Türkiye’sini anlatırlar.

Belki de Reşat Nuri’nin kadınları bu yüzden hâlâ bize yakın gelir. Aradan geçen onca zamana rağmen onların korkularını, umutlarını, yanlışlarını ve yalnızlıklarını anlayabiliyoruz. Çünkü insanın bazı yaraları zamana, bazı soruları ise çağa bağlı değildir. Bir kadın sevilmek ister, anlaşılmak ister, kendi hayatına sahip çıkmak ister. Bazen bunların bedelini ağır öder. Reşat Nuri, işte bu bedeli görür.  Onun edebiyatında kadın, yalnızca Anadolu’nun cefasını taşıyan bir figür değildir. Aynı zamanda değişen bir toplumun nabzını tutan, eskiyle yeninin arasında sıkışan, kendi varlığını bulmaya çalışan insandır. Feride’nin yollarda bıraktığı ayak izlerinden Zehra’nın vicdanında açılan çatlağa kadar uzanan bu kadınlar, Türk romanında yalnızca bir dönemin kadınlarını değil, insan olmanın güçlüğünü de anlatırlar.

Ve belki Reşat Nuri’nin kadınlarını bugün yeniden okumamızın sebebi tam da budur: Onlar geçmişte kalmış roman kişileri gibi durmazlar karşımızda. Bir yerlerinden hâlâ hayat sızar. Kimi zaman bir öğretmenin yalnızlığında, kimi zaman bir ailenin sessizce dağılışında, kimi zaman da affetmenin ne kadar zor olduğunu anladığımız bir anda yeniden çıkarlar karşımıza. Edebiyatın ömrü de biraz burada başlar zaten. Kitap kapandığında bitmeyen, insanın içinde devam eden o sessiz cümlede… Reşat Nuri’nin kadınları da yıllar sonra hâlâ o cümlenin içindedir.

↑
Close