10:15• Yazı

Mehmet Ali Tek- İnsanın Özgünlüğe İhtiyacı

Teknoloji çağının temel sorunu bir şeyleri sorgulama gereği bile duymadan kabul etmek. Bir sorgulama, soru sorma, kendine sorular sorma, her adımda gerekli olan bir şey. Hayatın sağlaması, hayatta karşılaşılan şeylere ve kendimize sorular sormakla gerçekleşir. “Neden” sorusunun olmadığı bir yerde hiçbir şey kavranmaz. Oysa gerçekte ‘bilmek’ kavramaktır.

Soru sormak, ‘yolda kalabilme’nin, istikamet bulabilmenin diğer adı oluveriyor. Bazen soruların ve karşılığında verilen şıkların dışında bir şık olabilir, biz o şıkkı aramalıyız. Benzemek ve ‘kendi olmak’ arasındaki fark, hayatımızda o şıkkın olup olmadığına karar vermektir.

Şöyle bir hikaye anlatılır. Bir akıl hastanesi ziyaretinde, adamın biri sorar; bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz? Doktor, bir küveti su ile dolduruyoruz sonra hastaya 3 şey veriyorum bir kaşık, bir fincan ve bir kova sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz. Siz ne yapardınız der, adam. Normal bir insan kovayı tercih eder çünkü kova kaşık ve fincandan daha büyüktür. Hayır, der doktor, “Normal bir insan küvetin tıpasını çeker.”

Modern teknoloji ile kıskaca alınan insan ‘benzemek’ ile bedeni, ruhunu, aklını ve düşüncelerini tutsak eder. İstekli bir tutsaklıktır bu zira, ‘benzemek büyüsü’ ile tutsak olduğunu anlamaz. Oysa kendi olmak, tutsaklığı fark etmek ve ondan kurtulmak, vahyin deyimiyle ‘firar etme’ bilinci verir.

Sezai Karakoç, ‘kendi olma’ bilincine ontolojik anlamda bir kapı aralar ve bize şöyle der :

“Herkes gibi olmak, olmayacak bir şey

Herkes gibi olmak, olmamak gibi bir şey.”

İnsan bir ‘öteki’nin varlığı ile kendini fark eder. Tanımak’tan önce tanışmak gelir. Biz bir tanışmadan sonra kendimizi fark ederiz. Kendi ile tanışmak istiyorsa insan bir öteki var olmalı hayatında hep. Öteki bizi yok eden şey değil, bizi diri tutan şeydir. Dijital çağ karşımızda, hayatımızda bütün ötekileri yok ederek her şeyi aynı’laştırarak  kendimize yabancılaşmamızı ister. Bütün ötekileri ortadan yok eder bunun için. Her şey aynı’dır.

Kaufman, Anomalisa filmi’nde, Fregoli sendromu üzerinden bir senaryo ortaya koyar. Başrolde oynayan Michael’ın etrafındaki tanıdık tanımadık herkesin yüzü ve sesi birebir aynı. Hayatında bir boşluğa düşen Michael, bir yolculuğa çıkar. Film boyunca bu boşluğu doldurmaya çalışan Michael, kendine ait bir ses arıyordur. Etrafındaki herkes aynı zamanda insanı taklit eden bir kukladır. Fregoli sendromu olarak bilinen bu hastalıktan muzdarip olan tüm insanların aslında aynı kişi olduğuna inanıyor. Bu sendroma sahip bir kişinin filmdeki gibi tüm insanları birebir aynı gördüğünü söylemek doğru olmayabilir. Ancak bu bilgi Michael’ın konakladığı otelin Fregoli isminde olmasıyla birleşince, Michael karakterinin en azından bu sendromdan esinlenerek yaratıldığını düşünmek, tutarsız olmayacaktır. Bütün yüzlerin ve seslerin aynılaştığı bir yerde, bir yaralı yüz ve diğer seslerden farklı bir ses ile karşılaşır ve ona aşık olur. Güzel değildir ama herkesten farklıdır. Aşkı karşılık bulur ve ardından sıradan bir ilişkiye döner. Aşık olduğu kişinin yüzü ve sesi diğer yüzlere ve seslere karışmaya başlar.

Kiyarüstemi, The Copie filmi üzerinden aşk üzerine şöyle der ; “Aşk, yanlış anlamanın sonucudur.” demişti bir zamanlar biri. Bizler yanlış anlamayı ararız. Anlaşmayı başardığımızda, birini gerçekten anladığımızda aşk da sona erer. Her türlü iyi şeyi o kişiye atfederiz ve sonra ona âşık oluruz. Ama elbette yetersiz bir gerçeğe ulaşırız, çünkü gerçeği bilmek istemeyiz. Birbirimizi anladığımızda aşk da biter. Yani bir bakıma aşk, yanlış anlamanın sonucudur. Birini anlamadığımızda ona âşık oluruz. Kişinin gerçekliğinin farkına vardığımızda, onun düşündüğümüz kişi olmadığını söyleriz.

Tekdüze bir sesle kuşatılmış hayatlarımızda ansızın karşımıza çıkacak farklı bir yüze, farklı sedaya muhtacız.

↑
Close