11:08• Sorduk Söyledi

Enes Celep’e Sorduk Söyledi

Enes Celep’e bir toplumun edebiyatı ile kültürü arasındaki bağı sorduk. Celep bize edebiyatını kaybeden toplumların uğrayacağı zararları anlattı.

Bir Toplumun Edebiyatı Zayıflarsa İlk Olarak Hangi Kültürel Damar Zarar Görür?

Bu soruya edebiyatın en temel hazinesi olan “dil” diye cevap vermem mümkün. Fakat mesele yalnızca dil üzerinden kelime hazinesinin daralması ya da insanların daha basit bir dille konuşmaya başlaması değildir. Edebiyat zayıfladığında asıl zarar gören, toplumun hayatı “anlamlandırma” biçimidir. Çünkü edebiyat, bir milletin yalnızca nasıl konuştuğunu değil; neye sevinip neye üzüldüğünü, neyi kutsadığını, hangi acıyı nasıl taşıdığını ve geleceği nasıl tahayyül ettiğini de gösterir.

Dil, bu kaybın ilk görünen yeridir. Kelimeler zamanla azalabilir; deyimler, mecazlar ve anlatım biçimleri unutulabilir. Fakat bundan daha önemlisi, kelimelerin taşıdığı çağrışımların silinmesidir. “Gurbet”, “sıla”, “vefa”, “mahcubiyet”, “haysiyet”, “merhamet”, “terennüm”, “muhteva” gibi kelimeler sözlükte yaşamaya devam edebilir. Fakat onları besleyen şiirler, hikâyeler, romanlar, denemeler zayıfladığında bu kelimeler de derinliklerini kaybetmeye başlar. Kelime bir süre daha var olmaya devam eder ama arkasındaki anlatı gücü kalmamıştır. Hal böyle olunca da bir süre sonra toplumsal hafıza aşınır ve yok olmaya başlar. 

Bir bilim olarak tarih, bize geçmişte ne olduğunu anlatır; edebiyat ise yaşananların insanlar için ne anlama geldiğini sanatsal bir yaklaşımla kaydeder. Bir savaşın tarihini belgelerden öğrenebiliriz. Fakat o savaşın bir anne, bir çocuk, bir asker ya da geride kalan biri için ne ifade ettiğini çoğu zaman edebiyat taşır. Edebiyatın zayıflaması geçmişin bir anda unutulması tabii ki değildir. Fakat geçmişle kurulan o duygusal bağ zamanla zayıflar. Artık imgeler, tahayyüller, hisler birer birer silinmeye başlar. Bu durum merkezine mana yerine maddeyi alan ve somut olmayan şeyleri kavrama kabiliyetini yitirmiş bir toplum bırakır.

 İnsan da toplum da hikâyesiz yaşayamaz. Bir toplum kendi hikâyesini, romanını, şiirini, masalını ve kahramanlarını yeterince üretemezse ortaya çıkan boşluk mutlaka başkalarına ait, ruhu olmayan, manası sığ, sadece kelimelerden ibaret hikâyelerle dolar. Fakat insan manadan uzak yaşayamaz ve arayışa girer. Bu kaçınılmazdır. Kendi edebiyatını kaybetmiş bu toplumda başka kültürlerin kahramanları, başarı anlayışları, korkuları, güzellik ölçüleri ve hayat tasavvurları giderek daha fazla yer kaplamaya başlar. Böylece insanlar kendi dillerini konuşmaya devam ederken dünyayı başkalarının kurduğu hikâyelerin içinden görmeye başlayabilir. Bu size günümüz için de tanıdık gelmiyor mu? Sinemalar, diziler, eşyalar ve toplumsal olaylara, acılara verilen tepkiler bile bizden hissettirmez hâle geliyor.

 Kültürel zayıflama her zaman geçmişin tamamen unutulmasıyla da başlamaz. Bir toplum tarihî şahsiyetlerinin isimlerini bilir, geleneklerini sürdürür, eski eserlerini korur; fakat kendisini bugünün diliyle anlatacak yeni hikâyeler üretemezse kültür artık yaşayan bir damar olmaktan uzaklaşır. Sadece müzelerde korunan, turistlerin ilgi odağı olan bir mirasa dönüşür. Oysa kültür yalnızca geçmişten devralınan şey değildir; her neslin kendi dil ve edebiyatıyla yeniden ürettiği, yorumladığı ve geleceğe taşıdığı bir anlam dünyası değil midir?

Sonuç olarak “Bir toplumun edebiyatı zayıflarsa ilk olarak hangi kültürel damar zarar görür?” sorusuna tek kelimelik cevap verecek olursak “dil” diyebiliriz. Fakat daha derindeki cevap “mana”dır. Edebiyatı zayıfladığı için dili fakirleşen toplumda düşüncenin incelikleri azalır. Hayal gücü dışarıdan beslenmeye başlar. Sonunda toplum, kendi hikâyesinin öznesi ve kahramanı olmak yerine başkalarının anlattığı hikâyelerde kendisine bir yer, kare, sahne, eşya hatta sözcük aramaya başlayabilir.

↑
Close