14:26 Burası Bir İnsan

Ömer Seyfettin: Kısa Bir Ömrün Büyük Hikâyesi

Ömer Seyfettin, Türk hikâyeciliğinin en çok okunan ve en geniş okur kitlesine ulaşan isimlerinden biri. Ancak onu yalnızca “hikâyeci” olarak tanımlamak, hayatının taşıdığı yoğunluğu eksik bırakır. Otuz altı yıllık ömrüne askerliği, savaşları, esareti, öğretmenliği, gazeteciliği, dil tartışmalarını, aşkı, yalnızlığı ve yüzlerce sayfaya yayılan bir edebiyatı sığdırdı. Yaşadığı dönemin çalkantıları, onun hayatında olduğu kadar hikâyelerinde de derin izler bıraktı.

Ömer Seyfettin, 11 Mart 1884’te Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğdu. Babası Mehmet Bey, askerî bir görevliydi. Çocukluğunun ilk yılları Gönen’de geçti. Daha sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a geldi ve eğitim hayatına burada devam etti. Mekteb-i Osmanî’de başlayan öğreniminin ardından Askerî Baytar Rüştiyesi’ne girdi. Buradaki eğitiminden sonra Edirne Askerî İdadisi’nde öğrenim gördü. 1903 yılında İstanbul’daki Mekteb-i Harbiye’den mezun oldu.

Böylece genç Ömer Seyfettin’in hayatında askerlik dönemi başladı.

İlk görev yerlerinden biri İzmir ve çevresi oldu. Ardından Rumeli’de çeşitli askerî görevlerde bulundu. Balkan coğrafyası onun hayatında yalnızca bir görev bölgesi olarak kalmadı; ileride yazacağı hikâyelerin önemli bir bölümünün hafızasını oluşturdu. Savaşın, milliyetçilik hareketlerinin, göçlerin ve imparatorluğun çözülüşünün yakından tanığı oldu.

1909’da Selanik’te görev yaptığı sırada edebiyat çevreleriyle daha yoğun ilişki kurmaya başladı. Burada Ali Canip Yöntem ve Ziya Gökalp’le birlikte anılacak bir edebî çevrenin oluşmasında rol oynadı. 1911’de Selanik’te yayımlanmaya başlayan Genç Kalemler dergisi, onun edebiyat hayatında önemli bir dönüm noktasıydı. Dergide yayımlanan “Yeni Lisan” yazıları, dönemin dil ve edebiyat tartışmalarında güçlü bir etki meydana getirdi.

Ömer Seyfettin, edebiyat dilinin halktan kopuk, ağır ve anlaşılması güç bir hâle gelmesine karşı çıkıyordu. Daha sade, canlı ve konuşma diline yakın bir Türkçeyi savunuyordu. Bu düşünce yalnızca estetik bir tercih değildi. Edebiyatın daha geniş bir okur kitlesine ulaşmasını ve milletin ortak dili etrafında şekillenmesini istiyordu.

1912’de Balkan Savaşı’nın başlamasıyla yeniden askerî göreve döndü. Savaş sırasında Yunanlılara esir düştü ve yaklaşık bir yıl esaret hayatı yaşadı. Esaret yılları, onun zihninde derin izler bıraktı. Daha sonra bu dönemin izlerini çeşitli hikâyelerine taşıdı. Savaşın insan üzerindeki etkisini, millî hafızayı ve bireyin tarih karşısındaki konumunu anlatırken kendi yaşadıklarından da yararlandı.

Esaretten döndükten sonra askerlikten ayrıldı. İstanbul’a yerleşerek kendisini bütünüyle edebiyata verdi. Bir süre Kabataş Sultanisi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Aynı zamanda çeşitli dergi ve gazetelerde hikâyeleri, makaleleri ve düşünce yazıları yayımlandı.

Bu dönem, Ömer Seyfettin’in en verimli yılları oldu.

Hikâyelerinde çoğu zaman büyük tarihsel olayları sıradan insanların hayatı üzerinden anlattı. “Kaşağı”, “Falaka”, “Diyet”, “Pembe İncili Kaftan”, “Bomba”, “Forsa”, “Başını Vermeyen Şehit” ve “Efruz Bey” gibi eserleri farklı insan tiplerini, toplumsal meseleleri ve tarihsel kırılmaları ele aldı.

Özellikle çocukluk dünyasına yaklaşımı dikkat çekiciydi. “Kaşağı” gibi hikâyelerde çocukların dünyasını basit bir masumiyet alanı olarak görmedi. Suçluluk, korku, kıskançlık, yalan ve pişmanlık gibi ağır duyguların çocuklukta da var olduğunu gösterdi. Bu nedenle onun çocukluk hikâyeleri, yetişkinler tarafından yeniden okunduğunda bambaşka anlam katmanları açar.

Ömer Seyfettin’in özel hayatı da kısa ve hareketli ömrünün önemli bir parçasıdır. 1912 yılında evlendiği Calibe Hanım’dan bir kızı oldu. Evliliği uzun sürmedi. Bu ayrılığın ardından yaşamını daha çok öğretmenlik ve edebiyat çalışmalarıyla sürdürdü. Yakın çevresindeki yazarlarla ilişkileri, dergi çalışmaları ve dönemin edebiyat tartışmaları onun gündelik hayatının önemli bir bölümünü oluşturdu.

1917’den itibaren özellikle Yeni Mecmua çevresinde yürüttüğü çalışmalarla edebiyat dünyasındaki etkisini daha da artırdı. Hikâyeleri geniş bir okur kitlesine ulaştı. Kısa hikâyenin Türk edebiyatındaki en güçlü temsilcilerinden biri hâline geldi.

Ne var ki hayatının son yılları oldukça kısa sürdü.

Ömer Seyfettin, 1920 yılının başlarında hastalandı. Hastalığı kısa sürede ağırlaştı ve 6 Mart 1920’de, İstanbul’da henüz otuz altı yaşındayken hayatını kaybetti. Ölümünden sonra eserleri daha geniş biçimde yayımlandı ve özellikle genç okurlar arasında kalıcı bir yer edindi.

Onun hayatına geriye dönüp baktığımızda, karşımıza yalnızca başarılı bir hikâyeci çıkmaz. İmparatorluğun son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan büyük bir tarihsel kırılmanın içinde yaşayan; savaşan, esir düşen, öğretmenlik yapan, yazan ve dil üzerine düşünen bir insan görürüz.

Ömer Seyfettin’in hikâyelerindeki insan da zaten bu yüzden sahicidir. Kahramanları kusursuz değildir. Korkarlar, yanılırlar, öfkelenirler, pişman olurlar, gururlanırlar. Bazen büyük bir fedakârlık gösterir, bazen küçük bir zaafın karşısında yenilirler. Onun hikâyeciliğini güçlü kılan da insanı bütün bu çelişkileriyle görebilmesidir.

Otuz altı yıllık ömrü, Türkiye’nin en çalkantılı dönemlerinden birine denk geldi. O kısa ömrün içine sığdırdığı hikâyeler ise kendisinden çok daha uzun yaşadı.

Bugün Ömer Seyfettin’i yeniden okurken yalnızca geçmişin insanlarına bakmayız. Kendi korkularımızı, çocukluğumuzu, pişmanlıklarımızı, gururumuzu ve vicdanımızı da görürüz. Çünkü onun hikâyelerinde tarih değişse de insanın bazı hâlleri değişmeden kalır.

Ömer Seyfettin’in edebiyatımızdaki asıl kalıcılığı belki de burada aranmalıdır: Kısa bir hayat yaşamış, fakat insanı anlatmak için uzun bir edebiyat bırakmıştır.

Close