Bazı romanlar bir hikâye anlatmaktan çok, insanın kendi içindeki dağınıklığı görünür hâle getirir. Hasan Harmancı’nın Ben, Fahriye ve Türkiye adlı romanı da böyle bir metin. Roman, kendisini hayattan uzun süre geri çekmiş, sessizliği bir tür varoluş biçimine dönüştürmüş bir anlatıcının Fahriye ile karşılaşması üzerinden ilerlerken, kişisel bir hikâyeyi Türkiye’nin toplumsal manzarasıyla yan yana getiriyor. Kitabın daha ilk sayfalarında anlatıcı kendisini dünyaya karşı ilgisiz, hatta varlığı ile yokluğu arasındaki sınırda duran biri olarak tarif ediyor. Çocukluktan üniversite yıllarına uzanan bu sessizlik, Fahriye’nin hayatına girişiyle birlikte kırılmaya başlıyor.
Romanın önemli figürlerinden biri Fahri baba. Şehir merkezindeki bir iş hanının bodrum katında sahaflık yapan Fahri baba, yalnızca anlatıcının hayatındaki bir karakter olarak kalmıyor; kitabın düşünsel merkezlerinden birine dönüşüyor. Dükkânında ders kitaplarından Kur’an’lara, oyuncaklardan gündelik eşyalara kadar birbirinden uzak görünen nesnelerin yan yana bulunması, romanın dünyasını da özetler nitelikte. Fahri babanın sohbetleri ise edebiyattan siyasete, dinden gündelik hayata kadar uzanıyor. Orhan Pamuk’tan Kemal Tahir’e, Hesiodos’tan Mevlânâ’ya, İncil’den Mark Twain’e uzanan okuma alanı, karakterin dünyaya tek bir pencereden bakmayı reddeden tavrını gösteriyor.
Fahriye ise anlatıcının durağan dünyasına giren karşıt güç gibi beliriyor. Hayatı farklılıklar üzerinden yaşayan, rutine direnç gösteren, enerjik ve özgür ruhlu bir kadın. Anlatıcıyla ilişkisi yalnızca bir aşk hikâyesi olarak kurulmamış; Fahriye, onun kendisini ve hayatı yeniden görmesini sağlayan bir aynaya dönüşmüş. Anlatıcı, Fahriye ile birlikte değişiyor; uzun yıllar boyunca içinde tuttuğu sözler dışarı çıkmaya, dünya onun için yalnızca uzaktan seyredilen bir yer olmaktan çıkmaya başlıyor. Romanın ilerleyen bölümlerinde bu ilişkinin iniş çıkışları, yakınlaşmaları ve ayrılıkları anlatıcının kendi benliğini sorgulamasıyla iç içe geçiyor.
Ancak Ben, Fahriye ve Türkiye yalnızca iki insanın hikâyesi üzerine kurulu bir roman değil. Kitabın üçüncü önemli unsuru, adından da anlaşılacağı üzere Türkiye. Harmancı, gündelik hayatın içinden hareketle toplumun alışkanlıklarını, aydın-halk ilişkisini, modernleşme biçimlerini, tüketim kültürünü, yalnızlaşmayı ve çağın insanını tartışmaya açıyor. Fahri babanın sert, ironik ve zaman zaman kaba görünen dili bu eleştirilerin temel taşıyıcısı oluyor. İnsanlığın savaşlar, kapitalizm, çevre tahribatı ve gelir adaletsizliği karşısındaki duyarsızlığı da romanın eleştirel damarını genişletiyor.
Romanın dikkat çekici yanlarından biri de gerçeklikle düş arasında sürekli gidip gelen anlatımı. Anlatıcının gördüğü rüyalar, zaman ve mekânın birbirine karıştığı sahneler, hafıza kırılmaları ve tekrarlar, okuru kesin sınırları olmayan bir dünyaya taşıyor. Bir yandan son derece gündelik, hatta sıradan ayrıntılarla karşılaşıyoruz; diğer yandan anlatıcının zihninde gerçeklik sürekli biçim değiştiriyor. Bu nedenle romanın asıl yolculuğu dışarıda değil, anlatıcının zihninde gerçekleşiyor.
Harmancı’nın dili ise romanın dünyasına uygun biçimde konuşkan, ironik ve yer yer sert. Mizah ile hüzün, sıradan hayatla felsefi sorgulama aynı sayfada yan yana gelebiliyor. Fahriye ile yaşanan aşk, Fahri babanın sahaf dükkânı, anlatıcının çocukluğu, üniversite yılları ve Türkiye’ye ilişkin gözlemler aynı bütünün parçaları hâline geliyor.
Ben, Fahriye ve Türkiye, sonunda “ben”den “Fahriye”ye, Fahriye’den “Türkiye”ye uzanan genişleyen bir hikâye kuruyor. Bir insanın kendisini bulma çabasıyla bir ülkenin hâline bakma çabasını aynı anlatı içinde buluşturuyor. Romanın en güçlü tarafı da burada ortaya çıkıyor: Kendi içine kapanmış bir insanın dünyaya açılması, yalnızca bir aşkın başlangıcı değil; aynı zamanda hayata yeniden bakmanın başlangıcı oluyor.
