Ece Ayhan’ın şiirinde ölüm, yalnızca hayatın sona erdiği bir eşik değildir; tarihin, şehrin ve insanın birbirine karıştığı karanlık bir hafızadır. Dizeler ilerledikçe cenazeler, çocuklar, askerler, sokaklar ve şehirler aynı sahnenin parçalarına dönüşür. Şair, gündelik dilin alışılmış düzenini bozarak okuru anlamın hemen ele vermediği bir dünyaya çağırır. Burada her imge, geçmişten bugüne uzanan başka bir hikâyenin kapısını aralar.
Bu şiir de Ece Ayhan’ın kendine özgü poetikasını güçlü biçimde taşır. Şiirde ölüm kadar hayatın kendisi, şehir kadar insanın belleği, çocukluk kadar tarih konuşur. Makedonya’dan Sirkeci’ye uzanan coğrafya, kişisel bir hatıranın sınırlarını aşarak toplumsal bir hafızaya dönüşür. Ece Ayhan, kelimeleri alışıldık yerlerinden söküp yeniden yan yana getirirken bize yalnızca bir cenaze törenini değil, bir çağın kırılmış görüntüsünü gösterir. Şiirin karanlığı biraz da buradan gelir: Ölen yalnızca insanlar değildir; şehirler, çocukluklar, hatıralar ve zamanın kendisi de sessizce toprağa verilmektedir.
Sivil ölümden konuşuyoruz dağılan neftilikler
arkadaşlar Makedonyalı kalın usta marangozlar.
Kapaklanır bir adam daha kaçıncı, aktığımızı görünce
ters çevrilmiş kente karşı işte onun denizlerine
delikanlı kostaklarımızı çıkarmış ve ırmaktır.
Erkek ölümden konuşuyoruz yeni ormanlardan
dahi “dikeni seven gülüne katlanır bir kadın”dan.
Haramiler ki kırkın üstünde artık sayıları
bir küçük tabut tabakada gezdirirler ölüleri fakfon
burunları çekmek üzre, ince çağrışımlıdır.
Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan
askerler tabiatta hâlâ tramvaydan Sirkeci’de mi inerler?
süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.
