11:19 Yazı

Mehmet Ali Tek- Niteliğin Kıyısında Derinliğin Keşfi

Yön tayini krizi, yönsüzlük krizi yaşayanlar niceliğin kıyısında yaşarlar. Ancak bir merkeze sahip olanlar yön tayini belirleyebilirler. Yön tayini belirlemek için, aynı yöne birlikte bakabilecek insanları bulmalıyız. Çepere takılı kalanlar merkeze ulaşamazlar. Yön tayinini kaybedenler niteliği kaybederler. Bu bakımdan bir iyiliğe teşne olarak organize olmak, niteliği en çok kıymetlendiren şeydir.

Niceliğin niteliğe katkısı varsa anlam taşır. Niteliksiz nicelik bölünmeye, parçalanmaya gebedir. Nitelik ise bütündür, bir vücudun azaları gibi bir arada ve bütünsel hareketlerle kendini var eder.

Ebu’l Feth el-Büsti kasidesi’nde  şöyle der :

“Ey bedenine hizmet eden, onun hizmeti uğruna ne kadar gayret gösteriyorsun
Kendisinde ziyan olan bir şeyden kâr mı bekliyorsun
Ruha yönel onun faziletlerini Kemal’e erdir
Zira sen bedenle değil, ancak ruh ile insansın!”

Vahiy bize ; ‘kalpleri namazlarına yabancı’ ve niyetleri yalnızca görülüp takdir edilmek olan bir çeşit insan tipinden bahseder. Şekli itibariyle tamamlanmış olsa da o davranışın, o eylemin içinde ‘hayat bahşeden bir ruh’ eksiktir.

Nacer Khemir, “Babaziz” filminde dervişi tasvir ederken ; Prens suya bakar ve dalar. İlk önce suretine dalsa da orada takılı kalmaz, oradan suretin ötesinde sirete ulaşır ve kendini bulma yolculuğuna çıkar.

Yunan mitolojisinde ise Narkissos, suda kendi suretini görür, orada takılı kalır öteye geçemez ve tatmin edilemez arzularla görünme duygusu ön plana çıkar burada.

Kendisinin dışında kimseyi görmeyen, işitmeyen, varlığını hissetmeyen, derdine ortak olmayan bir narkissoslar ülkesi yer yer burası. Postmodern insan, hayatının merkezine kendini almıştır. Bütün duyguları kendine dönüktür, kendi hissettiği müddetçe anlamlıdır.

Bütün varlığını görünmek üzerine kurgulayan narkissoslar bir başkasına ait hiçbir duyguyu duyumsayamazlar ve ıssızlaşmaya başlarlar.

Vahiy, bize bir çok yerde insana ait olan en önemli hasletlerden birinin “görmek”olduğunu ısrarla vurgular. İnsanın düştüğü yerden kalkması için düştüğü yeri, nerede olduğunu idrak etmesini ister. Bu sebeple “görmek”sıfatını öne çıkartır.

Ancak modern insan ‘görmek değil’, (daha çok) ‘görünmek ister.’ Göremediğini, görmek istemediklerini, görme eylemi ile yapamadığını “görünme eylemi” ile yapar. İnsan olmanın özü görmek üzerinedir, görünmek üzerine değil. Bu sebeple insan ne kadar çok görünmek istediğinde o kadar fazla özünden uzaklaşır.

Niteliksiz nicelik insanı, Barthes’in ifadesiyle ; “daimi bir oburluğa” zorlar. Bu oburluk hali de bizi gayretten uzaklaştırır. ‘Hedefsiz gayretler’ peşinde koşar. Oysa önce hedefi belirlemeli, sonra gayreti ona ulaşmak için binek kılmalıyız.

Bizi gerçekliğin ve tarihin “referans alanı”ndan uzaklaşmamıza yol açan bir şeye, bir ‘kaçış hızına’ doğru götürüyor niteliksizlik. Daha hızlı yaşamaya çalışan herkes nihayetinde daha hızlı ölecektir. Hayatı daha doyurucu hale getiren şey ‘olayların toplam miktarı’ değil ‘sürem deneyimi’, içinde barındırdığı esnekliktir.

Bugün gerçek anlamda hayatta bir karşılığı olması anlamında niteliği tanımlama sorunumuz var. Niteliğin parçalarından kendisine ulaşma sorunu, onu bir bütün olarak ele alamama sorununa dönüşüyor. Meşhur bir hikayedir, karanlıkta fili tanımlama olayı.

Altı tane kör adamı bir filin yanına getirirler. Her birisini filin farklı bir yerine götürürler ve onlardan, elleriyle fili tutmalarını isterler.

Sonra da, tuttukları bu şeyin “neye benzediğini” tarif etmelerini söylerler.

Körlerden bir tanesi, filin kuyruğunu tutmuştur ve şöyle söyler: “Fil bir halata benziyor.” Bir diğeri, filin hortumunu tutmuştur ve şöyle söyler: “Fil, iri bir yılana benziyor.” Üçüncüsü, filin dişlerini tutmuştur ve şunları söyler: “Fil, bir mızrağa benziyor.” Dördüncü kör, filin gövdesini tutmuştur, o da şunu söyler: “Fil, bir duvara benziyor.” Beşinci kör, filin kulağını tutmuştur ve şöyle söyler: “Fil, büyük bir yelpazeye benziyor.” Altıncı kör ise, filin bacağını tutmuştur ve şunları söyler: “Fil, bir ağaca benziyor.”

Hepsi, filin farklı bir özelliğini dile getirmişler. Zihinlerinde filin bütünsel bir resmi olmadığı için, elleriyle deneyimledikleri şeyin “ne olduğu” konusunda hiçbir fikirleri bulunmuyormuş. Elde ettikleri verileri, yaşamış olduklarından oluşan hatıralarına göre değerlendirip, tarif etmek zorunda kalmışlar. Bu nedenle de, yapmış oldukları bu tecrübeler (filin farklı parçalarını tutmak) ve bunlara bağlı olarak yaptıkları değerlendirmeler hem bir anlam taşımamış, hem de birleştirdiklerinde filin doğru bir tarifini veremedikleri için de hatalı olmuş.

Bir uygulamada doğru bilgiye ulaşmak için bütüncül yaklaşım şarttır. Eğer bütüncül yaklaşım içinde olamazsanız, körlerin fil tarifi gibi yanlış sonuçlara varmanız muhtemeldir.

‘Göğü Delen Adam’da Eric Scheurmann şöyle der : “Papalagi’nin şeyleri (sahip oldukları) onu yoksullaştırıyor.”

Sahip olduklarımız, bilgi, enformasyon bizi nesne (şey) haline getiriyorsa, bizi herkesleştiriyorsa, insan, kıymet, değer haline getirmiyorsa orda nitelik azalıyor, nicelik artıyordur. “Nitelik yoksulluğu” bizi gerçek anlamıyla varlığımızı çürüten en büyük sorundur.

İbn Ataullah “Hikem” adlı eserinde şöyle der ; “Nice ömürler vardır ki periyodu geniştir ama imkanları azdır. Nice ömürler vardır ki periyodu kısa fakat imkanları çoktur. Kimin ömrü bereketli kılınmışsa kısa bir zamanda Allahın sözlü ifadelerine sığmayan ve işaret edilemeyen nimetlerinin farkına varır.”

Zaman mefhumu, genişliği/bereketi/zenginliği kendinde saklar. Kısa denilen bir ömür, derinliği içinde barındırdığında zaman esnemeye başlar. O esnekliğin içinde hayat genişler. Bir ömrün sığmadığı hayata yaptıklarıyla birkaç ömür sığdırır.

Nitelik, derinliğin keşfine doğru yol aldığımızda bize gör kırpar.

Close