Rus işgali üzerine 1829’da Kafkasya’yı terke mecbur kalan bir anne ile, Anadolu’dan gelip İstanbul’a yerleşmiş bir babanın oğlu olarak Tophane semtinde dünyaya geldi. Orta halli bir esnaf ailesi içinde ve güç şartlar altında yetişti. Babasının ölümü üzerine, ağabeyinin memuriyette bulunduğu Vidin’e gitti. Orada başladığı sıbyan mektebini Tophane’de bitirdi. Midhat Paşa’nın Niş valiliği sırasında yine ağabeyi ile Niş’e gitti, rüşdiye tahsilini orada tamamladı. Midhat Paşa’nın Tuna valiliği üzerine Rusçuk’a giden Ahmed Midhat, Vilâyet Mektûbî Kalemi’nde ilk memuriyetine başladı. Kendi adını bu zeki ve kabiliyetli gence veren Midhat Paşa, onu Fransızca çalışmaya teşvik etti ve imkânlar sağladı. Böylece Ahmed Midhat’a Batı kültürünün kapıları açıldığı gibi o sayede Tuna gazetesinde muharrir (1868), bir yıl sonra da başmuharrir olarak yazı hayatına başlamış oldu.
Midhat Paşa’nın Tuna Valisi olarak atanıp ağabeyini vilayet merkezi Rusçuk’a getirtmesinden sonra kendisi de Rusçuk’ta bir devlet dairesine memur olarak atandı. Memuriyetini sürdürürken bir yandan da Arapça, Farsça ve Fransızcasını ilerlettiği için kendisini takdir eden Midhat Paşa ona kendi ismini verdi. Böylece asıl adı olan “Ahmet”in yanına “Midhat” da eklenerek bu şekilde anılmaya başladı. Bu dönemde memuriyet görevlerine ilave olarak Teşkilat Kanunu gereği çıkartılan Tuna gazetesinin yazı işlerinde yardımcılık yapmaktaydı.
1866’da ağabeyinin yanında tercümanlık göreviyle gittiği Sofya’da ailesinin isteği üzerine evlendirildi. Kısa süre sonra Rusçuk’a dönerek çeşitli işlerde çalıştı. 1868’de Tuna gazetesinde yazar olarak göreve başladı; gazetenin başyazarı oldu. Bu dönemde tanıştığı Muhacirin Komisyonu (Göçmen Komisyonu) başkanlığını yapmakta olan Şakir Bey’in evinde uzun süre konuk olan Ahmed Midhat, onun zengin kitaplığından yararlandı, Şakir Bey’in Romanyalı bir müzisyen olan eşi sayesinde ilk defa Batı sanatı ile tanıştı.
Bağdat’ta bulunduğu sırada Muhammed Zuhavi ve yarı derviş bir kişi olan Şirazlı Muhammed Bakır Can Muattar ile tanışıklığı onun kültürünü genişletti, öğrenme hırsını kamçıladı.
Bağdat’ta hem gazete yönetmenliği yaptı hem de sanat okulu öğrencileri için fen bilgileri kitabı hazırladı. Kitabı, Maarif Nezaretinin yarışmasında ödül kazanıp ders kitabı olarak okutuldu.
Bağdat mutasarrıfı olan ağabeyinin ölümü üzerine memuriyetinden ayrılarak İstanbul’a döndü. Ağabeyininki ile beraber çok kalabalıklaşan ailenin geçim sıkıntısı omuzlarına yüklendi. Cerîde-i Askeriyye’ye başmuharrir oldu. Bunun yanı sıra, Tahtakale’de oturduğu evde kurduğu matbaada, aile fertlerinin de katılmasıyla kendi kitaplarını neşre başladı. Bu neşriyatta muharrir, mürettip, dağıtıcı olarak kendisinden ve ailesinden başka yardımcısı olmadı. Bir yıl içinde matbaayı genişleterek önce Sirkeci’ye, sonra Beyoğlu’na nakletti. Aynı yıl, arka arkaya kapanan Devir ve Bedir mecmualarından sonra on sayı devam eden Dağarcık’ı yayımladı. Bu dergide çıkan “Duvardan bir Sadâ” adlı yazısında ortaya koyduğu, ancak daha sonra vazgeçtiği (aş.bk.) materyalist düşüncenin izlerini taşıyan ifadelerinden dolayı Basîret gazetesi tarafından İslâm aleyhtarlığı ile suçlandı. Muhtemelen bu sebepten 1873’te, Genç Osmanlılar’ın arasında, onlarla ilgisi olmadığı halde Rodos’a sürüldü. Üç yıl devam eden bu sürgün devresinde Rodos’ta çocuklar için bir “Medrese-i Süleymâniyye” kurdu ve orada ders verdi; ders kitaplarını ve ilk romanlarını neşre başladı. Otuz dört sayı devam edecek olan Kırkanbar dergisi için de buradan yazı gönderiyordu. V. Murad’ın padişah olmasıyla affedilerek İstanbul’a döndü. Gazetecilik, romancılık ve neşriyat faaliyeti bundan sonra daha yoğun olarak devam etti. Gazetecilik tarihimizin en uzun ömürlü gazetelerinden olan Tercüman-ı Hakikat’i çıkarmaya başladı.
28 Aralık 1912’de fahrî olarak hizmet ettiği Dârüşşafaka’da öldü. Mezarı Fâtih Camii hazîresindedir.
Eserlerinden Bazıları:
Hikaye ve romanlar: Letâif-i Rivâyât (25 kitap, 1870-1893), Hasan Mellâh (1874), Hüseyin Fellâh (1875), Felatun Bey ile Rakım Efendi (1875), Paris’te Bir Türk (1876), Süleyman Muslî (1877), Kafkas (1877), Karnaval (1881), Acâib-i Âlem (1882), Arnavutlar-Solyotlar (1888), Demir Bey (1888), Müşâhedât (1891), Ahmed Metin ve Şirzad (1892), Taaffüf (1895), Mesâil-i Muğlaka (1898), Jön Türk (1910).
