10:08 Sorduk Söyledi

Adem Tekden’e Sorduk Söyledi

Yazar Adem Tekden’e sorduk, söyledi. Adem Tekden, insanlığın ortak hikâyesini anlatırken yazarın kendisiyle kurduğu ilişkinin boyutlarına değindi.

Bir yazar hangi noktada kendi hayatını yazmayı bırakıp insanlığın ortak hikayesini yazmaya başlar?

Saklamaya gerek yok; hemen her yazar, sahneye ilk adımını o amansız “görünür olma” arzusuyla atar. Varlığını dünyaya tescillemek, “Ben de buradayım” ya da “buradaydım” diyebilmek için bu yola koyulur. Dolayısıyla edebiyatın, daha geniş sınırlarıyla sanatın hatta var olma sorunsalının kök hücresi; yazarın o biricik, mahrem “ben”idir. Ne var ki edebiyatın bu sığ kıyılarında kulaç atan yazar, çok geçmeden o ilk yanılsamayla yüzleşir: Ben ne yapıyorum, meselem ne, niçin?.. Tıpkı seyri sülukta yolunu kaybeden “salik” gibi, bir yol göstericiye teşne, yolun ortasında kalakalır.  Fuzulî aynı durumu yaşamış olacak ki tam bu noktada:

“İlm kesbiyle pâye-i rif’at 

Arzu-yı muhâl imiş ancak

Aşk imiş her ne var âlemde

 İlm bir kîl ü kâl imiş ancak.” der.

Rütbe edinmenin, şanla yükselmenin, kuru bir bilgiyle parıldayıp “görünür olma”nın boş bir heves olduğunu belirtir. “O ona dedi, bu da ondan aktardı” şeklindeki dedikodudan farksız bu “bilme” eylemini elinin tersiyle iter. Şöhretin ve benliğin putlarını yıkarak insanı insan yapan o evrensel öze iltica eder.

Peki, sanatçı bu noktada, kendi dünyasından tamamen uzaklaşmış olur mu? Elbette hayır! Nihâyetinde tüm bu inşa sürecinin kaynağı yazarın düşün dünyasıdır. Yani kaynak yazarın kendisidir. Bu, tüm inşa sürecinin yazarın perspektifiyle şekilleneceğinin en somut göstergesidir. Bu bağlamda yazar taş taş üstüne koyarak bir binayı yapan mimar gibi kurgu dünyasını inşa eder. Burada amaç yazarın kendisini göstermesi değildir artık. Malzemeyi ayarlar, kurgunun iskeletini çatar ve o binanın duvarlarına öyle pencereler koyar ki okur, o pencereden işaret ettiğiniz manzarayı, insanlığın ortak meselelerini görür.

Öte yandan sanatın travmaların emzirdiği çocuk olduğu gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. Travma ne kadar derin, yara ne kadar genişse, ortaya çıkan eserin bir kült olarak zamanın duvarını aşması da o denli kaçınılmazdır. Sanatçı, bu travmaları biriktirdikçe o daracık, o bencil “ben” kabuğundan sıyrılmaya başlar; şahsi sızılarının, insanlığın ortak meseleleri olduğunu fark eder. Bu meselelerin temelinde de insanın o ilk trajedisi, yani “dünyaya kovulma” metaforu yatar zaten. Bu insanoğlunun ilk travmasıdır.

İşte o ilk sürgünden beri yeryüzünde kovulmuşluk, kimsesizlik, yersiz yurtsuzluk, terk edilmişlik, yok sayılma, otoritenin ve bürokrasinin o soğuk dişlileri arasında ezilme ya da toplumsal bir çizginin içine sıkıştırılma ağrısı hiç dinmemiştir. Edebiyat tarihi, bu büyük meselelerin etrafında dönen o muazzam dehaların geçit törenidir:

Edward Said’in o dindiremediği yersiz yurtsuzluğu, Albert Camus’nün modern insanın ruhuna iğne gibi batan o amansız yabancılaşması; Marcel Proust’un kendi kayıp zamanının o çalkantılı okyanusunda debelenmesi başka ne ile açıklanabilir? Hamlet, çivisi çıkmış dünyayı kendi omuzlarında yerine oturtmaya çalışırken Kafka, suçunun ne olduğunu dahi bilmediği o kaotik, o dar bürokratik köşeye sıkıştırılmıştır. Foe, hep kaybettiği o şeyi bulmanın arayışındadır; Gabriel García Márquez ise babaannesinin hafızasından sızan o büyülü anıları günümüze taşıyıp onlara yeniden nefes verme arzusuyla yanar.

Kendi coğrafyamıza döndüğümüzde de bu sızı rengini değiştirmez. Yahya Kemal, mukaddes bir mabedin içine girebilmek için dönüp dolaşıp çocukluk anılarına sığınır. Mithat Enç’in o zifiri karanlık dünyasından çocukluk anılarının aydınlığına sıçrama hevesi; Sâmiha Ayverdi’nin o görkemli, asude geçmiş anılarına duyduğu vatan hasreti; Sabahattin Ali’nin yıkmak için neredeyse tüm ömrünü feda ettiği o burjuva fildişi kulesi, “Sırça Köşk”ü; Adalet Ağaoğlu’nun geçmişin ağır yüküne bir sünger çekip asilce “Ölmeye Yatmak” istemesi;Yunus Emre’nin “Ben bir aceb ile geldim./ Kimse halim bilmez benim./ Ben söylerim ben dinlerim./ kimse dilim bilmez benim.” diyerek bu koca dünyada çektiği o mutlak yalnızlık… Hepsi aynı sancının farklı dillerdeki aksisedasıdır.

Yine Virginia Woolf, çağının o eril ve boğucu ikliminde kendine ait, güvende ve özgür hissedeceği o tek odayı, o konumu bulmanın kavgasını verir. Etgar Keret’in kendini adeta bir tanrı sanan o kibirli “insan beni” ile olan absürt çekişmesi, Salman Rushdie’nin kendi fikir tohumlarına asla uygun olmayan yabancı bir iklimde kök salmaya çalışması, Oscar Wilde’ın o ışıltılı, “dandy” dünyasına ansızın değen leke ya da Elias Canetti’nin etrafını saran o burnu havada, sığ elitizme karşı duyduğu tiksinti…

Yazar, hayatın patikalarında belli bir yol aldıktan sonra, zihnindeki bu pencereler birer birer bir farkındalık anına, sarsıcı bir meseleye dönüşür. Belki de her sanatçı, sadece kendi yaşamından doğan o mahrem ve biricik meseleyi dünyaya anlatmak için doğmuştur.

İşte tam bu noktada, o büyük mistik dönüşüm gerçekleşir. Yazar, kalbinin odalarında yankılanan o şahsi hıçkırıkların, aslında tüm insanlığın ortak travması, ortak çığlığı olduğunu hisseder. Kendi yarasından sızan kanın, yüzyıllardır kanayan o insanlık damarından geldiğini fark eder. İşte o an, kalemin ucundaki o küçük, o bencil ve sığ “ben”, yerini evrensel, zamansız ve mekânsız olan o büyük “İnsanlık Beni”ne bırakır.

Yazar, kendi hayatını yazmayı bıraktığı için değil; kendi hayatının altını kazıdığında orada tüm insanlığın ortak hazinesini bulduğu için evrenselleşir. İşte o zaman yazılanlar, zamana atılmış ölümsüz bir çentik haline gelir.

Close