12:40 Öykü

Abdullah Kasay- Kapıdaki Işık

Şivlilikten bir gün önce bütün mahalle yağ kokardı. Kiminin tavasında bişi kabarır, kiminin avlusunda kavurga çevrilir, bakkal Niyazi’nin camekânına renkli şeker paketleri yığılırdı. O kokular duvarlardan aşar, bacalara tırmanır, çocukların uykusuna kadar sokulurdu. Bizim ev o yıl hiçbir şey kokmuyordu. Annem öleli kırk gün olmuştu; mutfaktaki bakır tava, çivide asılı duran kararmış bir ay gibi sessizdi.

Geçen yıl annem iki kap hazırlamıştı. Büyük bakır tasa çocuklara dağıtılacakları, mavi çinko tabağa da bizim yiyeceklerimizi koymuştu. Ben gizlice büyük tastan çikolata aşırınca bileğimi yakalayıp gülmüş, “Payına düşeni bekleyemeyen, başkasının sevincinden yer,” demişti. Sonra beni sokağın sonundaki Rukiye Teyze’ye yollamıştı. Kadının kocası hastanede, cebi boşmuş. Kapısına çocuk gelince içeride saklanmasın diye bir torba şivlilik götürmüştüm. O vakit annemin niçin iki kap kullandığını anlayamamıştım. Çocuk aklı, verilen şeyi eksilmek sanıyor. Bazı şeylerin paylaşıldıkça çoğaldığını büyükler söyleyince de insan onların hesap bilmediğini düşünüyor.

Babam sabahtan beri pencerenin önünde oturuyordu. Elinde annemin dikiş kutusundan çıkardığı bir yüksük vardı. Ne işe yarayacağını bilmeden evirip çeviriyor, arada avucuna kapatıyordu. Sofanın altındaki sandığı açmak için yanına vardım.

“Dokunma ona,” dedi.

“Fenerimizi alacağım.”

“Bu evde şivlilik yok bu sene.”

Sesi kızgın değildi. Kızgın olsaydı karşılık verebilirdim. İnsanın önüne duvar ören seslerden biriydi; başını çarpmadan geçilmiyordu. Geri çekildim. Altı yaşındaki kardeşim Zeliha kapının arkasından bizi dinliyordu. Bana bakınca alt dudağını ısırdı. Annem ona, Şivlilik gecesi erkenden uyuyan çocukların rüyalarına fener yerine patates gireceğini söylerdi. Zeliha geçen yıldan beri buna inanıyordu.

Akşam ezanına yakın babam abdest almak için banyoya girdi. Sandığın kapağını usulca kaldırdık. Naftalin, sabun ve annemin artık hiçbir yerde bulunmayan kokusu yüzümüze vurdu. Kırmızı kâğıt fener, bohçaların altında ezilmeden duruyordu. Bir yüzünde ay, öbür yüzünde yıldız vardı. Tel sapını kaldırınca içindeki mum yuvası incecik ses etti. Zeliha gülümsedi.

“Annem saklamış.”

“Bize bırakmış,” dedim.

Bu iki cümlenin aynı şey olmadığını ikimiz de anlamadık.

Sandığı kapatırken annemin yeşil önlüğünün ucu arada kaldı. Zeliha düzeltmek için çekti; cebinden üç tane nohut düştü. Geçen yılın şivliliğinden kalmış olmalıydı. Nohutları avucuma aldım. Annemin eli, bir an benim elimmiş gibi geldi. Sonra hepsini önlüğün cebine geri koyduk. İnsan ölülerin eşyasını değiştirince bir garip oluyordu.

Sokağa çıktığımızda Konya ayazı dişlerini göstermişti. Damların kenarında buzlar, fener ışıklarını kırıp çoğaltıyordu. Çocuklar ellerinde kâğıttan yıldızlar, akordeon fenerler ve kavanozlara yerleştirilmiş mumlarla Alaaddin Tepesi’ne yürüyen küçük bir ışık ordusu gibiydi. Tenekeden davula vuranlar, düdük çalanlar, ateşin üzerinden atlayanlar… Her ses bir başkasına tutunuyor, mahalle büyüyordu.

Fırının önünden geçerken yeni kızarmış bişilerin kokusu sokağa yayıldı. Kadınlar tepsileri komşulara taşıyor, erkekler ateşin etrafında çocuklara yer açıyordu. İki evin arasına gerilmiş ipte mavi, sarı, yeşil fenerler sallanıyordu. Bir fener söndüğünde tanımayan bir el hemen uzanıp yeniden yakıyordu. O kalabalıkta herkes birbirinin akrabasıymış gibi davranıyordu. Biz ise ışığımızı saklayarak yürüyorduk; sevinirsek annemize haksızlık edecekmişiz gibi.

Biz kimseye görünmeden arkalarına karıştık. Zeliha feneri taşıyor, ben rüzgâr değmesin diye elimle kırmızı kâğıdı kolluyordum. Köşe başındaki ateşe vardığımızda alevler çınarın gövdesine kadar uzanıyordu. Büyük çocuklardan biri kuru bir dalı ateşten çekip havada çevirdi. Kıvılcımlar kuş sürüsü gibi dağıldı. İçlerinden biri fenerimize kondu.

Önce yıldızın ucu karardı. Sonra kâğıt, içinde sakladığı ateşi hatırlamış gibi birden parladı. Zeliha çığlık attı. Feneri elinden alıp kara bastırdım. Çocuklar etrafımıza toplandı. Birileri güldü, birileri “Su getirin,” diye bağırdı. Gerek kalmadı. Kırmızı kâğıdın yarısı, ayın bir kenarı ve yıldızın bütün ışığı birkaç nefeste küle döndü.

Zeliha çömeldi, karın içindeki siyah parçaları toplamaya başladı.

“Bırak,” dedim, “elini yakarsın.”

“Annem kızar.”

Annemin artık kızamayacağını söylemek istedim. Söylesem, ölüm bir kez daha olacakmış gibi sustum. Eğilip tel iskeleti aldım. Mum hâlâ yanıyordu. Kâğıdı kalmamış bir fener, ışığını saklayamıyordu artık. Rüzgâr ilk köşede onu da söndürdü.

Yanımızdaki sarı fenerli çocuk kendi mumunu uzattı. Adı Ömer’di; mahalleye o kış taşınmışlardı. Şivliliği okulda duymuş, maniyi ezberleyemediği için kelimeleri küçük bir kâğıda yazıp cebine koymuştu. “Bundan yakın,” dedi. Zeliha başını salladı. “Bizimki annemindi.” Ömer bir şey söylemeden mumunu çekti. Çocuklar bazen büyüklerden daha iyi anlar: Her karanlık ışık isteği değildir.

Eve döndüğümüzde babam aynı yerdeydi. Islak çoraplarımızı, elimdeki yanmış feneri gördü. Bir şey sormadı. Yüksüğü avucuna kapattı. O gece Zeliha’nın rüyasına ne girdi bilmiyorum; benim rüyamda annem, karanlık bir sokağın bütün kapılarını tek tek çalıyor, hiçbirinden ses alamıyordu.

Sabah daha güneş doğmadan çocukların bağırışları başladı.

“Şivli şivli şişirmiş, erken kalkan pişirmiş, iki çörek bir börek, bize namazlık gerek! Şivlilik!”

Zeliha yatağımdan yorganı çekti. Boynunda annemin diktiği çiçekli bez torba vardı. Ben un çuvalından yaptığım keseyi cebime sıkıştırdım. Babam uyuyor görünüyordu. Yanından geçerken gözlerinin kapalı, kaşlarının uyanık olduğunu gördüm.

İlk kapıyı Safiye Nine açtı. Avucumuza iğde, leblebi ve iki tane tarçınlı akide bıraktı. Zeliha’ya uzun uzun baktı.

“Ananın eli boldu,” dedi. “Geleni boş çevirmezdi.”

Zeliha şekeri ağzına atacakken durdu. Torbasına koydu. Sonraki evde gofret, ötekinde kuru üzüm, bir başkasında portakal verdiler. Sokağın başına vardığımızda torbalarımızın dibi görünmüyordu. Çocuklar kimin daha çok topladığını tartıyor, paketleri değiş tokuş ediyor, ceplerine gizledikleri çikolataları sayıyordu. Zeliha yalnız bizim eve bakıyordu.

Ömer de bize katılmıştı. Maniye her kapıda başka bir yerden giriyor, “iki çörek” kısmını yüksek sesle söyleyip gerisini yutuyordu. Zeliha ona sözcükleri öğretti. Bir evin önünde poşeti alttan yırtıldı; topladığı şekerler kara saçıldı. Hepimiz çömelip aradık. Çocuklardan bazıları bulduklarını kendi torbasına attı. Zeliha iki akidesinden birini Ömer’in cebine koydu. Ömer fark etti, ses etmedi. Bundan sonra maniyi hiç şaşırmadı.

“Bizim kapıya da gidelim.”

“Babam açmaz.”

“Belki bize açar.”

Çocukları peşimize taktık. Kendi evimizin önünde, yabancı bir kapıya gelmiş gibi sıraya dizildik. Hep beraber maniyi söyledik. Sesimiz pencereleri titretti. Bekledik. İçeriden sobanın çıtırtısı duyuluyordu. Zeliha yumruğuyla kapıya vurdu.

“Baba, biz geldik.”

Perdenin gerisinde bir gölge kıpırdadı. Kapı açılmadı. Arkadaki çocuklardan biri güldü, öteki kolundan çekti. Birer ikişer dağıldılar. Sonunda ikimiz kaldık. Zeliha başını kaldırdı.

“Bizim ev öldü mü?”

Bu sorunun cevabı bende yoktu. Kapının önündeki kardan küçük bir parça koparıp avucumda sıktım. Soğuk, canımı acıtıncaya kadar bekledim. Sonra torbamı çıkarıp Zeliha’ya gösterdim.

Geçen yıl annemin beni Rukiye Teyze’ye yolladığı günü o anda hatırladım. Kapalı kapının ardında utanarak bekleyen bir insanın, aç çocuktan daha yoksul olabileceğini ilk kez düşündüm. Bizim içeride de babam, yokluğunu kimse görmesin diye sessizce oturuyordu.

“Daha çok toplamamız gerek.”

Öğleye kadar girmediğimiz sokak kalmadı. Meram’ın kerpiç evleri, apartman aralarına sıkışmış avluları, demir kapıları birer birer açıldı. Kimi başımızı okşadı, kimi aceleyle bir avuç şeker uzattı. Bir evde yaşlı bir adam, verecek hiçbir şey bulamayınca cebinden iki ceviz çıkardı. Bir başka kapıda yeni taşınmış bir kadın manimizi anlamadı; gülümseyip mandalina verdi. Torbalar ağırlaştıkça kollarımız uzuyor gibiydi. Zeliha yoruldu, fakat tek şeker yemedi.

Kapının önündeki son çocuklar dağıldığında sokak sessizleşti. Uzakta bir davul hâlâ düzensiz vuruşlarla konuşuyor, bacalardan çıkan duman alçak göğe yayılıyordu. Zeliha yürürken torbasını iki eliyle tutuyor, içindekiler dökülmesin diye değil, kararından vazgeçmesin diye sıkıyordu. Bir ara durup bana baktı. “Babam şekerleri görünce kızar mı?” dedi. “Belki.” “Ya annem sevinirse?” Bu ihtimal, önümüzdeki yolu kısalttı. Eve kadar koşmadık; fakat adımlarımız artık bize ait değildi. Sanki annem, iki omzumuzun arasına görünmeyen ellerini koymuş, bizi o kapalı kapıya doğru usulca itiyordu. Mahallenin bütün açık kapıları arkamızda kalmıştı; şimdi açılması gereken tek kapı, kendi evimizin kapısıydı ve anahtarı cebimizde değildi.

Eve döndüğümüzde babam sofranın başında, boş bakır tasın karşısında oturuyordu. Annem geçen yıl şivlilikleri o tasa doldurmuştu. Torbamın ağzını çözüp içindekileri boşalttım. Şekerler, leblebiler, gofretler ve cevizler bakıra çarparak odaya renkli bir yağmur gibi döküldü. Zeliha da torbasını kaldırdı. En dipteki iki tarçınlı akideyi avucunda biraz tuttu, sonra onları da bıraktı.

Masanın bir köşesinde annemin yeşil önlüğü duruyordu. Babam sandıktan çıkarmış, özenle katlamıştı. Cebinden düşen üç nohudu önlüğün üzerine dizmişti. Demek bizden sonra sandığı açmıştı.

Babam ayağa kalktı.

“Bunlar sizin,” dedi.

“Kapı kapalıysa bizim değil.”

Bana baktı. Yüzü, uzun zamandır içinde oturduğu karanlıktan yeni çıkmış gibiydi. Tam konuşacakken kapı çalındı. Dışarıdan tek bir çocuğun ürkek sesi geldi:

“Şivlilik…”

Babam kıpırdamadı. Tası kucağıma alıp kapıya yürüdüm. Elini omzuma koydu.

“Dur,” dedi, “beraber açalım.”

Kapının önünde, bizim mahalleden olmayan, ince montlu bir oğlan duruyordu. Elindeki poşetin dibi boştu. Babam eğilip tasa daldırdığı iki avuç şekeri çocuğun poşetine bıraktı. Sonra bir avuç daha koydu.

“Elini bol tut,” dedi kendi kendine. Bu, annemin sözüydü. Söyler söylemez dudakları titredi.

Haber çocuklardan hızlı yayıldı. Biraz sonra kapımızın önünde yeni bir kuyruk oluştu. Mani, kahkaha, ayakkabı gıcırtısı, soğuk hava hep birlikte içeri doldu. Babam dağıttı, Zeliha dağıttı, ben tasın dibindeki son cevizi verdim. Hiçbirimize bir şey kalmadı. Yine de ev, uzun süren bir açlıktan kalkmış gibi doymuştu.

Safiye Nine de kuyruğun gerisinde belirdi. Elinde sıcak bişi tabağı vardı. Babama bir şey söylemedi; tabağı eşiğe bıraktı. Babam başıyla selam verdi. O kısa bakışta taziye de vardı, bayram da, kalanların birbirine mecbur oluşu da. Kapı artık kapanmıyordu. Ayaz odaya doluyor, kimse üşümüyordu.

Çocuklar gidince babam yanmış feneri eline aldı. Sobanın yanına oturup telini düzeltti. Bakkaldan aldığı kırmızı yağlı kâğıdı iskelete ölçtü, kesti, yapıştırdı. Eski ayın sağlam yarısını bıraktı; yanan yıldızın yerine küçük bir kapı çizdi. Akşam olmadan mumu yaktı ve feneri pencereye astı.

Dışarıda kar yeniden başladı. Sokaktan geçenler, gündüz vakti yanan o tuhaf fenere dönüp baktılar. Zeliha cama burnunu dayadı.

“Annem görür mü?” diye sordu.

Babam cevap vermedi. Bizi yanına çekti. Omzu ilk kez sıcak geldi. Penceredeki küçük kapı, mumun titrek ışığıyla açılıp kapanıyor gibiydi. O gün anladım: Bazı evler ölmezdi. Yalnız içeriden birinin kapıyı açmasını beklerdi.

Close