Ahmet Melih Karauğuz’a sorduk söyledi. Karauğuz, iyi eserlerin yazıldıkları dönemleriyle ilişkileri üzerine konuştu. Eserin yazıldığı dönemle olan ilişkisi ve kalıcı olma yönüne dikkat çekti.
İyi bir eser, yazıldığı dönemin ruhunu mu taşır; yoksa her dönemin kendini yeniden bulabileceği bir alan mı açar?
Ahmet Melih Karauğuz
Aslında bu, önemli bir soru. Arka planında şunu merak ediyoruz: Nasıl olur da bir eser, benzer dönemde yazılan diğerlerini de geride bırakıp çağ açabilecek bir güce erişir? Yazan herkesin en çok merak ettiği, bir formülü olsa çağları aşmak için elinden geleni yapacağı bir mesele bu.
Zamanın ruhu dediğimiz şey yalnızca o zamanda yaşayanları değil, o zaman içindeki canlı cansız her şeyi etkileyen güçlü bir ruh. Bu yanıyla hiç kimse yaşadığı çağın ruhundan azade değil. Denilebilir ki kimi türler zamanın ruhu dışında bir anlam ve anlatı imkânı sağlar. Sözgelimi tarihî bir roman, fantastik bir kurgu ya da bilim kurgu, çağın ruhunu aşan yahut ondan hiçbir şey barındırmayan bir eser olarak çıkar karşımıza. Anlamlı bir itiraz gibi görünse de yazar, çağının çocuğudur. İbn Haldun’a atıfla söylersek insan, alışkanlıklarının çocuğudur; alışkanlıklarını da tümüyle zaman ve zamanın ruhu belirler. Mary Shelley’nin Frankenstein’ı bir yaratık hikâyesi gibi okunsa da sanayi çağının, insanın kendi yarattığı şeye yenilme korkusunu 1818’de kayda geçirir. Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü distopik bir gelecek kurar ama İkinci Dünya Savaşı sonrasının totaliter iktidar korkusundan beslenir. İkisi de çağının dışına çıkmış gibi dururken onu en açık biçimde ele verir. O hâlde şunu söyleyebiliriz: Her eser yazıldığı dönemin ruhunu taşır, iyi eser de taşır; ama ruhu taşımak başlı başına bir eseri iyi yapmaz.
Sorunun ikinci kısmına gelince: Eğer yazıldığı dönemin ruhu tek başına bir şey ifade etmiyorsa, eserin her döneme kendini yeniden bulabileceği bir alan açması gerekir. Bir eserin çağlar sonra okunabilmesi, anlamlı kalabilmesi için yeni zamanın insanına da bir şey söylemesi gerekir. Eser, kendi gerçekliğini ve varlığını yeniden yazabildiği, yeni zamanın insanına ulaşabildiği ölçüde ayakta kalır. Bunu var etmek zordur, çünkü zaman her şeyi eksiltir. Taş kuma döner, demir paslanır, beton dışsal etkilerle zayıflar ve üzerindeki yapıyı taşıyamaz hâle gelir. İyi bir eser de bundan azade değildir; rüzgâr, su, sıcaklık gibi eleştiri de eseri aşındırır ve her eleştiriyi göğüslemek kolay değildir. Her döneme kendini yeniden bulabileceği bir alan açabilen eserlere en açık örnek, klasik felsefe metinleridir. Bu metinler yüzyıllardır her çağda okurunu bulur; o zamanın kendi gerçekliğini kavramak ve açımlamak için başvuru metni olarak okunur.
Şu unutulmamalı: Her metin yazıldığı dönemin ruhunu taşımak zorundadır. Taşımadığını iddia eden metin bile onu taşır; çünkü bir şeye karşı olmak, bir şeyin ötekisini var etmek için bir “ben” tanımlamanız gerekir ve o tanım, zamanın ruhu dışında yaşayamaz. Yine de net bir cevap vermem gerekirse: İyi bir eserin, kendi zamanının bir ibret vesikası olarak yükselmesi gerektiğine inanıyorum. Kendi çağının gerçekliğini, evrensel zamanın değişmez kuralları karşısında inşa etmesi ve sonraki kuşakların geçmişten alacağı ibretlerin, o kuşakların kendi zaman-mekân gerçekliğinde anlamlı bir yere oturmasıyla kalıcı olabileceğini düşünüyorum.
