Modern insanın ruh hâli çoğu zaman görünmez bir telaşın içinde şekillenir. Yetişilmesi gereken işler, tutulması gereken sözler, ödenmesi gereken borçlar, kaçırılmaması gereken vapurlar… Gündelik hayatın sıradan gibi görünen baskıları, insanın iç dünyasında büyüyerek varoluşsal bir sıkışmaya dönüşür. Şair bu şiirde, bireyin omuzlarına yüklenen kaygıları ironik, yer yer absürt, yer yer trajik bir dille dile getiriyor. Bir vapuru kaçırmaktan kuyuya düşen bir çocuğun ölümüne uzanan dizeler, modern hayatın hızını ve insanın bu hız karşısındaki çaresizliğini çarpıcı imgelerle görünür kılıyor. Sürekli çoğalan “gerek”lerin ve cevabı bulunamayan “niçin”lerin arasında şiir, okurunu insan olmanın ağırlığıyla yüz yüze bırakıyor.
Bu vapuru kaçırırsam beni belki de cinnet basar
belki kanser olurum bu yıl sınıfta kalırsam
nöbette uyursam eğer kitaplarımı yakarlar
etimde şirpençe çıkar bu kızı alamazsam
bu işi bitiremezsem şehirden beni kovarlar
izin kağıdım yanar konuşacak olursam
bu senet bankalar kapanmadan
ruhumun rengini kapatmayacak olursa
ölür kuyuya düşen çocuk
çocuğun mercan saati çatlar mutlaka
koşup haber vermeliyim
yetkili memura
bahar geliyor, ilerliyor yeminler
alnımı kapıp getirmeliyim
denizi karşılamaya
kırlangıcın kanadındaki kezzap
leylakta sıkışan buhar için
nabzımı bulmalıyım nerede bulacaksam
nabzımı çünkü ben kasadan fiş alarak
yağmuru, selvileri zor durumda bıraktım
benim yongalarımdan yapıldı bu çelenkler
ben papatyaları şımartmadım diye oldu
Mata Hari’ler casus, Al Capone’lar gangster
inmem gerek gözbebeklerimin altına
beynimin ortasına büzülmeliyim
genşeyip kımıldayabilirim oradan sonra
dum di dum
duridum dubida
kendi kalbimle zamanım arasındaki sarkaç
püskürtüyor beni dünyaya
bırakıyorum zerreciklerime kadar emsin beni
Atlantik ve Pasifik ve beş kıta
koşmam gerek
yetişmem gerek yazgıma
tutmam gerek, sormam gerek, bilmem gerek
esenlemem, kargışlamam, irkitmem gerek niçin
niçin, niçin, niçin
kuyuya düşen çocuk niçin ölmesin
