14:42 Sorduk Söyledi

Merve Çakır’a Sorduk Söyledi

Bu hafta Sorduk Söyledi bölümümüzde, edebiyatın en önemli meselelerinden birini konuşuyoruz: Samimiyet. Bu soruyu yazar Merve Çakır’a yönelttik. Çakır; samimiyeti yalnızca yazarın sunduğu bir özellik olarak değil, okurla kurulan sessiz bir mutabakat, ortak bir inanç alanı olarak ele alıyor ve modern çağın bireyselleşen dünyasında edebiyatın samimiyetle kurduğu ilişkiyi sorguluyor. İşte Merve Çakır’ın, bugünün edebiyatında samimiyetin dönüşümüne dair değerlendirmeleri…

Bugünün edebiyatında samimiyet kavramı sizce nasıl bir dönüşüm geçirdi?

Soruyu ilk okuduğumda nasıl yanıtlamam gerektiğini bilemedim; üzerine bir süre düşünmem gerekti. Çünkü samimiyet kavramı hakkında konuşmak için önce bu kavramın ne demek olduğunu bilmem, bunun için de onu tanımlamam gerekiyordu. Fakat samimiyet gerçekten tanımlanabilir mi? Sözlük anlamıyla elbette mümkün ancak bu bizim samimiyeti bilmemiz için yeterli mi? Sanırım değil çünkü samimiyet bir bilme değil, inanma meselesidir. Bir yazar, bazen hiç de samimi olmadığı bir fikre ya da duyguya edebî eserinde yer verebilir. Bunu teknik olarak öyle iyi yapar ki okur, yazarın samimiyetsiz olabileceğini aklına bile getirmez. Hatta anlatılan olayı veya durumu yazarın bizzat yaşadığını düşünebilir. Yani samimiyet, yazarın sunduğu bir şey olmaktan ziyade okurun aldığı, almak istediği bir histir.

Bu durum şüphesiz geçmişte de böyleydi. Ancak bugün hayatın hemen her alanında karşımıza çıkan içsel gerçeklik, yani samimiyet sorunu edebî eserler için de tartışılır hâle geldi. “Yazar burada gerçekten samimi mi? Eskiden yazarlar samimiydi; bugünün yazarları da eskiden olduğu gibi samimi mi?Ya da samimiyet dönüşüm geçirmiş olabilir mi?” gibi sorularla karşılaşıyoruz. Bu sorular bazı yazarlara ve okurlara ilk bakışta tuhaf gelebilir fakat neredeyse her şeyin ölçüme tabi tutulduğu bir çağda edebî eserlerin de bu durumdan nasibini almaması söz konusu olamazdı. Bugünün insanı öyle şüpheci ki edebî eserleri dahi ölçüp biçme ve neticesinde etiketleme ihtiyacı hissediyor.

Söz konusu bu durum, modern hayatın dayattığı aşırı bireyselleşmenin ve postmodernizmle birlikte hayatımıza dâhil olan şüpheciliğin bir neticesi. Bilhassa televizyon ve ekran kültürü üzerinden dünyadan kopan, kendi benliğine tapar hâle gelen modern insan, her şeyi alaya alarak kendi sınırlarını ve egosunu kuvvetlendiren bir edebiyat anlayışı inşa etti. Her şeyle alay eden, her şeyden şüphelenen ve ironiyi bir kalkan olarak kullanan postmodern edebiyatın alıcısı çok olsa da bu hiçbir şeyden emin olamama, her şeyin sahiciliğini sorgulama hâli zamanla hem okuru hem de yazarı yordu.

Tam da bu yorgunluğun ve bencil hayat düzeninin bir karşılığı olarak bugün Yeni Samimiyet (New Sincerity) olarak adlandırılan yönelim peyda oldu. Bu yönelimin edebiyattaki ilk temsilcilerinden sayılan David Foster Wallace, insanları bu bireyci ve alaycı düzenden sıyrılıp kendine dürüst olmaya, duygularını özgürce ifade etmeye ve karşılıklı empatiye davet etti. Bu anlayış ironiyi reddetmedi; aksine onu bir üst boyuta taşıyarak ona insani bir form vermeye çalıştı. Kısaca söylemek gerekirse dünyadaki her şeyin bir oyundan ibaret olduğunu bilen okur ve yazar, ekranların ve egonun ardına saklanmayı bırakıp başkasına dokunmayı, onu anlamayı ve onunla iyileşmeyi “tercih etti”. Böylece samimiyet kavramı; bugün ne tek başına yazarın ne de okurun elinde olan, tarafların sessiz bir mutabakatla, birbirlerine temas etmek üzere inşa ettiği bir alan hâline geldi.

Close