12:02 Sorduk Söyledi

Büşra Çelik’e Sorduk Söyledi

Sorduk Söyledi bölümümüzde bu hafta Yazar Büşra Çelik’i ağırladık. Çelik’e edebiyatta sessizlik üzerine soru yönelttik. Büşra Çelik bize Hemnigway’in buzdağı teorisinden yola çıkarak yazıda samimiyeti vurguladı.

Edebiyatta sessizlik, boşluk ve söylenmeyenler sizce ne kadar değerlidir?

Büşra ÇELİK: Soruda bahsi geçen üç kavramı da bir edebi eseri düşündüğümüzde ayrı ayrı ele almak gerekir. Sessizlik; bazen yazarın, bazen anlatıcının bazen de okuduklarına karşın okurun ısrarla sürdürdüğü sessizlik olabilir. 

 Boşluk, satırlar arasında, kelimeler arasında veyahut paragraflar arasında hiç beklemediğimiz anda peyda olabilir. 50 kuşağındaki pek çok yazar bunu bilinçli olarak tercih etmiş ve anlatılarının temel parçalarından biri haline getirmiştir.

Haliyle bir bütün olarak söylenmeyenler de hem sessizliğin hem boşluğun ağırlığı ile çoğalır. Bu çoğalma, her zaman lüzumlu olmamakla birlikte yerine göre kullanıldığında metni oldukça yukarılara taşır.

Hemingway’in buzdağı teorisi vardır. Yazar, edebiyatı bir buzdağına benzetir ve şöyle der: 
“Bir nesir yazarı, ne hakkında yazdığını yeterince biliyorsa, bildiğini atlasın. Yazar sadece yeterince samimi yazdığında okur; atlanan kısmı, yazar onu kâğıda dökmüş gibi güçlüce hissedecektir. Bir buzdağının zarifçe hareket etmesinin yegâne sebebi, onun sadece sekizde birinin su üzerinde bulunmasındandır.”

Yazar, her zaman ya da her eserde her detayı anlatan kişi değildir aslında. Çoğu zaman onun marifeti sezdirmektir. Anlatının her noktasında kalemi eline alıp aklına her geleni okurun hafızasına doldurma gayreti ile metnini inşa eden yazar aslında okur nezdindeki en keyifli uğraşı ondan almaktadır. Okurun, metindeki boşlukları kendi zihni ile doldurmasının, kör noktaları keşfetmesi ve metin içinde derinleşmesinin önünde geçer. Hâlbuki her eser, okurun bu biricik özellikleri ve o boşluklara verdiği anlam-değer bütünüyle bambaşka boyutlara ulaşır ve katmanlaşır.

Çok yakın bir zamandan örnek vermek istersek Yıldız Ramazanoğlu’nun Geçip Giden Şeyler kitabında her hikâyenin sonuna kondurulmuş –böcek, yarasa, yavru kedi- hayvan isimleri vardır. Dışarıdan baktığımızda anlamsız görünen bu durumun metni okudukça anlam kazandığı, kiminin ise anlamında derinleşmek için çok daha fazla bir zihinsel faaliyete ihtiyaç duyduğumuz ortadır. Aynı kitabın son öykünün finalinde ise –insan- yazmaktadır. Bu detaylar bile direkt söylenmeyen, boşlukta kalan noktalarda yazarın, okurdan düşünmesini, derinleşmesini istediğini gösterir. 

Bilge Karasu’nun öykülerinde yarım bırakılan cümleler vardır. O yarım bazen bir sonraki paragrafta ya da bir sonraki sayfada okurun da zihnindeki parçaları birleştirmesi ile dolar. 

Şiir türü özelinde düşündüğümüzde ise şiir başlı başına büyük bir sessizlik, boşluk ve söylenmemişler bütünü değil midir?

Bu konuda Hemingway’in buzdağı teorisinin bize daima yol göstereceği kanaatindeyim. Bir metni zarif ve doğal kılan şey, görünenlerin de ötesinde görünmeyenin ağırlığıdır. Bu ağırlık çoğu zaman metni zirveye taşır. Kalem elindeyken susacağı ve konuşacağı yeri öngörebilen yazarlar daima çağların da ötesine ulaştırmışlardır seslerini. Bu sebeple edebiyatta, sessizlik de, boşluk da, söylenmeyenler de oldukça değerlidir ve belirli bir olgunluğa erişmiş her okur-yazarlar bunun göz ardı edilmemesi gerektiğini bilir.

Close