Mehmet Kırtorun’a ne okusak diye sorduğumuzda bizlere Sâmiha Ayverdi’den Mesihpaşa İmamı kitabını işaret etti.
Halis Efendi: Mesihpaşa Camii’nin medrese eğitimi almış, kuralcı, sert ve sevgisiz imamı iken, muhacir kızı Hediye’ye duyduğu aşkla içsel bir buhrana sürüklenen romanın baş karakteridir.
Gülsüm Hanım: Halis Efendi’nin hastalıklı ve çirkin bir yapıya sahip olmasına rağmen, kocasına karşı hiçbir karşılık beklemeden derin bir aşk, sadakat ve fedakarlıkla bağlı olan sessiz karısıdır.
Abdullah: Halis Efendi’nin Tıbbiye’de okuyan, maddeci ve Batıcı fikirleri benimseyerek babasının temsil ettiği Doğulu/geleneksel zihniyete isyan eden büyük oğludur.
Hediye: Balkan Harbi sonrası cami avlusuna sığınan muhacirlerden olan ve söylediği yanık Rumeli türküleriyle Halis Efendi’yi kendisine aşık eden sarı saçlı, ince genç kızdır
Sosyo-Kültürel Yıkımın İçyüzü ve Derin Tezatlar
Bu romanın ruhu, aslında hepimizin bildiği o Doğu ve Batı arasındaki yorgun gelgitlerden besleniyor. Abdullah’ın (Mesihpaşa İmamı) şarkta doğmuş bir garplı olduğunu, inanç ve bilgi bakımından tamamen batılı bir kimlik taşıdığını haykırarak babasına bayrak açması, bizlere Fatih-Harbiye’nin o keskin ideolojik ayrılıklarını fısıldıyor. Evdeki o eski heybetini yitiren Halis Efendi (Mesihpaşa İmamı); Naim Efendi’nin (Kiralık Konak) veya Ali Rıza Bey’in (Yaprak Dökümü) kader ortağı gibidir.
Fakat Halis Efendi’nin (Mesihpaşa İmamı) halini asıl sarsıcı kılan nokta, sadece otorite kaybı yaşamasıyla sınırlı kalmıyor. Naim Efendi (Kiralık Konak), çöken bir koca imparatorluğun ve değişen zamanın ağırlığı altında ezilirken; Ali Rıza Bey (Yaprak Dökümü), geçim derdinin ve ahlaki erozyonun masum bir kurbanı olarak kalıyor. Halis Efendi’nin (Mesihpaşa İmamı) çöküşü ise tamamen içeriden, kendi elleriyle ördüğü o soğuk hapishaneden kaynaklanıyor. Onun bu hazin sonu, sevgisizlikten ve kalbine bir türlü misafir edemediği o kuru, şekilci inancından doğuyor. Halis Efendi (Mesihpaşa İmamı) dürüst ve namuslu bir insan olsa da şefkatten mahrumdur; ibadetlerini eksiksiz yerine getirse de içinde gizli bir kibir ve haset büyütür. O, kendi manevi çölünde kaybolmuş trajik bir figürdür.
Düşüşün Psikolojik Merdivenleri
Halis Efendi’nin (Mesihpaşa İmamı) sadece bir baba olarak kalmayıp bir din adamı kimliğiyle de un ufak olması, hayatına genç Hediye’nin (Mesihpaşa İmamı) girmesiyle hız kazanıyor. Hikayenin bu kısmı, Batı edebiyatındaki o katı din adamlarının dramatik düşüşlerini hatırlatan sarsıcı bir yolculuğa dönüşüyor.
Bu yolun ilk basamağı, insanın kendi gerçeğine gözlerini kapadığı o tehlikeli aşamadır. Hediye’yi (Mesihpaşa İmamı) evine almayı içten içe delicesine isteyen Halis Efendi (Mesihpaşa İmamı), bu bedensel tutkuyu kendine bile söylemekten korkar. Pastoral Senfoni’deki(Andre Gide) rahibin, kör bir genç kıza duyduğu ilgiyi merhamet maskesiyle örtmesi gibi, Halis Efendi (Mesihpaşa İmamı) de vicdanını dini mazeretlerle susturur. Yüzüne geçirdiği o sahte şefkat maskesi, içindeki fırtınayı gizleyen ince bir perdeden ibarettir.
Lakin o perde bir gün mutlaka yırtılır. Bastırılan duygular gün yüzüne çıktıkça Halis Efendi o meşhur cinnet ve isyan basamağına adım atar. Yıllarca gururla taşıdığı takva zırhı, artık onu nefessiz bırakan bir deli gömleğidir. Claude Frollo’nun (Notre Dame’ın Kamburu) Esmeralda’ya duyduğu o yıkıcı tutku yüzünden ahlaki dengesini kaybetmesi gibi; Halis Efendi (Mesihpaşa İmamı) de ördüğü inanç duvarları arasında sıkışıp kalmanın bedelini ağır kabuslarla öder. Rüyalarındaki o hırçın boğuşmalar, aslında bir zihnin son çığlıklarıdır.
Merdivenin sonu ise tam bir yıkımdır.AnatoleFrance’inTais romanındaki Pafnüs’ün tüm manevi birikimini bir aşk uğruna terk edip gerçeğiyle yüzleştiğinde paramparça olması gibi, Halis Efendide o büyük enkazın altında kalır. Hediye’ye duyduğu hislerin karşılıksız kalmasıyla o koca takva maskesi yere düşer. Artık karşımızda ne heybetli bir Osmanlı babası ne de huşu içindeki o Mesihpaşa İmamı vardır; sadece kendi ruhsal iflasıyla baş başa kalmış yorgun bir adam durur.
Felsefi Kubbe: Marangoz Tahir ve Hakiki Aşk
Sâmiha Ayverdi, tüm bu yıkımı ve psikolojik iflası, romanın en huzurlu karakteri olan Marangoz Tahir üzerinden muazzam bir sevgi kubbesiyle birbirine bağlıyor.
Halis Efendi’nin hem ailesine karşı hem de kendi içine karşı yaşadığı bu büyük bozgunun tek bir sebebi vardır: Marangoz Tahir’deki o sınırsız, hesapsız sevgiden mahrum kalması. Tahir, tüm katı kuralları aşmış ve asıl olan aşka ulaşmış bir gönül adamıdır. Sokaktaki sahipsiz kedilere bile gösterdiği o derin merhamet, Halis Efendi’nin şekilci kibrine vurulmuş en zarif tokat gibidir. Gerçek ilim, insanı makineleşmekten kurtaran ve doğrudan ilahi aşka bağlayan o gönül bilgisi değil midir? Halis Efendi bunca dini bilgisine rağmen sevgisizliğin karanlığında boğulurken; kalbini evrensel bir aşka açan Tahir, aradığımız o asıl huzuru bizlere gösterir.
Mesihpaşa İmamı, tozlu raflarda unutulmuş bir mazi özlemi olmanın fersah fersah ötesinde, bugünün yaralı kalbine gönderilmiş mühürlü bir mektup hükmündedir. Bu satırlar bizleri modern zamanların o en sinsi marazıyla, yani dilin söylediği ile gönlün yaşadığı arasındaki o uçsuz bucaksız uçurumla yüzleştiriyor. Eğer hayatın kandilini aşkla ve samimiyetle tutuşturmazsak, insanın kendi iç sarayında nasıl bir harabeye dönüşeceğini ruhumuza nakşeden sarsıcı bir ihtarname niteliği taşıyor bu eser.
