16:24 Eleştiri

Osman Özbahçe-Kural Bozan Şiir

Osman Özbahçe’nin Sağlam Şiir kitabında yer alan Kural Bozan Şiir yazısı, yalnızca şiirin estetik sınırlarını değil, aynı zamanda şiirin siyasetle, toplumla ve dilin kaderiyle kurduğu ilişkiyi de tartışmaya açan sert bir manifesto niteliği taşır. Özbahçe, şiirin asıl meselesini teknik ya da eleştiri düzleminde değil; yön, irade ve “liderlik” eksikliği üzerinden okur. Bu yönüyle metin, Türk şiirine dair alışıldık değerlendirmelerin dışına çıkarak, okuru daha köklü bir hesaplaşmaya davet eder.

Kural Bozan Şiir, bir yandan şiirin konuşma diliyle kurduğu hayati bağı hatırlatırken, öte yandan iyi şiirin doğası gereği hem kural koyan hem de o kuralları yıkan bir güç taşıdığını ileri sürer. Bu yazı, şiiri sadece bir sanat alanı olarak değil, bir direniş ve yeniden kurma imkânı olarak görenler için dikkat çekici bir tartışma zemini sunuyor.

Kural Bozan Şiir

Günümüz şiirinin temel sorunu bence eleştiri değil, liderliktir. Meseleyi günümüzden kurtardığımızda da ne yazık ki değişen bir şey yok. Cumhuriyet kuruldu kurulalı bu böyledir. Türk şiiri, Cumhuriyet kuruldu kurulalı her döneminde, bütünüyle, bir liderden yoksun hareket etmiştir. Bunun sebebi şiirimizden ziyade siyasetimizde yatmaktadır. Siyasetimiz toplumsal yapımızı birbirinden bağımsız gruplar üzerine kurmuştur. Ortada olan bu kurgunun şiirimize yansımasından başka bir şey değildir. Toplumsal yapımızın bir ahenge kavuşturulamamasıyla millete olarak neyi kaybediyorsak, Şiirimizin küçük cemaatlere, üç beş derebeyliğine sıkıştırılmaya çalışmasıyla da onu kaybediyoruz.

Bugüne değin şiirimiz iki defa bir lider kazanma imkânı yakalamıştır. Her ikisinde de siyaset işi berbat etmiştir. Cumhuriyet tarihi boyunca siyaseti elinde tutan çevreler bir tek Orhan Veli’ye (1914-1950) müdahale etmemiştir. Şiirimiz Necip Fazıl’la (1905-1983) 1930’lu, Sezai Karakoç’la (1933) 1950’li yıllarda güçlü bir çıkış, derli toplu bir hareket imkânı kazanmış; fakat bu imkân devletin ve siyasetin batıcı istikametinden dolayı yeterince kullanılmamıştır. Necip Fazıl’ın 1930’lu yıllarda, Sezai Karakoç’un 1950’li yıllardaki tek başınalıkları da işi büsbütün imkânsızlaştırmıştır. Bütün olumsuzluklara rağmen, Cemal Süreya (1931-1990) 1950’li Yıllarda Sezai Karakoç’la birlikte hareket edebilseydi, bambaşka bir film izleyebilirdik.

Bugün durum o kadar vahim ki bırakın yekpare bir harekete emek vermeyi, başıbozukluk bile değme yiğidin cesaret edemeyeceği bir erdem olup çıkmıştır. Ya bir şey; ama güçlü bir şey ortalığa nizam vermektedir ya da herkes naylon, fos. Başka seçenek yok. Gelgelelim, bu iki seçenek ışığında Cumhuriyet tarihine baktığımızda, hiçbir dönem bugünkü ortamdan daha iyi ya da daha kötü değildir. Öbür taraftan, bizi bu iki seçeneğe sıkışıp kalmaktan kurtaracak en etkili çözüm o kadar basit ki insanın aklı şaşar: Gerçek bir yeteneğe sahip üç dört şairin el birliği, birlikte hareketi. Bizim edebiyat tarihimiz, üç dört sağlam şairin bir araya gelmemesinin tarihidir aynı zamanda.

Bugün herkesin inançsız, davasız, partisiz, ideolojisiz, cibilliyetsiz, grupsuz, kesimsiz olduğunu ispatla var olabildiği, iş tutabildiği sert bir ortamdayız. Herkesin tek derdi bir aidiyet bağına sahip olmadığını ispatlamak. Hem de bin dereden su getirerek. Dün siyah olanlar hangi fırçalara batırılıp çıkarıldılarsa bugün bembeyazlar. İnsan bazen en yakınındaki arkadaşlarını bile tanıyamıyor. Utanıp sıkılmadan savunabildiğimiz, karşı çıkabildiğiniz tek şey Galatasaray, Fenerbahçe. Cumhuriyetin başında bize konulan şart muasır medeniyet seviyesiydi. Bu şarta tutunacağız diye kırıp çökmedik bir şey bırakmadık. Yeni oyuncağımız da müreffeh Türkiye; AB’ye girip keyif çatmak. Bu iş bu kadar basit. Birinci Tanzimat elimizden koca bir devlet aldı, ikinci Tanzimat’ın (AB’ye uyum, AB otobüsüne binmek) dilimize, dinimize göz diktiği çok açık. Bağımsızlığımızı, kişiliğimizi, kültürümüzü yeniden, bir kez daha kurgulamak istediği çok açık. Bu kurgu uğruna dilimiz bir sömürge diline dönüştürülmek isteniyor. İkinci Tanzimat’ın hedefi birincisinden daha büyük: Dilimiz, dinimiz, milletimiz! Bu sefer işi kökten halletmek. Madem bir milletin nabzı önce şiirinde atmaya başlar, öyleyse bize, bizi bu oyunu bozacak güce taşıyacak bir şiir lazım.

Şiirimizin ortadaki oyunu bozacak gücü kuvveti var. İster piyasa deyin, ister edebiyat ortamı, ister azgelişmiş aydınlar iktidarı, ne derseniz deyin, hiçbirini şiirimize karşı duracak gücü yok. Hepsi, şiirimize karşı koyarak değil, ona bulaşmayarak etkili olabiliyor. Edebiyat ortamını kötü örneğe tahsis ederek etkili olabiliyorlar. Edebiyat ortamı bir taraftan şairin bağımsızlığını ortadan kaldırıyor, bir taraftan da onu kötülükle dayanışmaya mecbur bırakıyor. Edebiyat ortamı şairi her daim bir sınırda tutuyor; neye inanacağından tutun da Yeteneği ne varıncaya kadar bir sınırda tutuyor. Bu çarkı kırmanın imkanını zorlayanlar da ne oluyorsa artık, 1’de bakmışsınız piyasa adına azgın bir bekçi köpeği kesilirvermişler. Karşımıza kemik yakalamanın, kuyruk sallamanın ilmine vakıf biri olarak çıkmak bunların tek meziyeti.

Şiirin böylesini çürümeye başladığı dönemler şiir dilinin konuşma dilinden uzaklaşmaya başladığı dönemlerdir. Bütün büyük şairlerin birinci özelliği şiiri konuşma diline olabildiğince yakınlaştırmaktır. Şiir dilini konuşma dilinden süzüp çıkarmaktır. İster Mehmet Âkif’e (1873-1936) bakın, İster Necip Fazıl’a, ister Orhan Veli’ye, isterse Sezai Karakoç’a, ister Cahit Zarifoğlu’na (1940-1987), ister İsmet Özel’e (1944). Hepsinin şiirimize yaptıkları köklü katkının temelinde konuşma dili vardır. Fakat şiir konuşma dilinden ibaret kılınırsa bu sefer de şiiri özgü fark ortadan kalkabilir. Şiir bir dilin en etkili şekilde yeniden kurulmasıdır. Bunun için şiir dili konuşma dilini fatihçe zaptetmelidir. Fakat benim kafam, şiir dili şeklinde, konuşma dilinden bağımsız bir kategorinin bulunmadığına daha yatkın. Çünkü şiir dili şeklinde ayrıştırma, özellikle güçsüz ve tembel beyinleri, çürümeye giden yola daha kolay sokuyor. Ezcümle, şiir, konuşma dilinin tekrarı değildir. Orada şiir bir özgü kurallar devreye girer.

Şiirde başvurulan teknik, özde bir konuşma biçimidir. Fakat ben konuşma biçimi derken üslup meselesini dahi kastetmiyorum; sadece konuşmayı kastediyorum. Bizi kural koyma gücüne taşıyacak şiirin konuşmadan geçeceğine bize lazım olan ilk şeyin konuşmak olduğuna inanıyorum. Konuşunca da doğrudan konuşmak lazım. Eveleyip gevelemenin sadece “onlar”a faydası var, “biz”e değil. Biz konuştukça şiirimiz bir mesele taşıma gücüne kavuşacak. Bu bizi yaşanan hayatın, yaşayan insanın vazgeçilmez bir unsuruna dönüştürecek. Biz konuştukça bir şey söylemeyen şiir, azgelişmiş, köle ruhlu aydınlarla birlikte çekip gidecek.

Kural koyma gücüne sahip şiir, bu gücünü kural bozarak gösterir. Temel vasfı iyi şiir, sağlam şiir olmasıdır. İyi şiir kural bozar, kural koyar. İyi şiir öyle bir şeydir ki herhangi bir kusuru bile onun gücüne güç katan bir özelliğe dönüşür. Turgut Uyar (1927-1985) şiirini, Cahit Zarifoğlu şiirini düşünün…

Gelgelelim, iyi şiire giden yolda iki kere dikkatli olmamız gerekir. Her şeyden önce iyi şiirin hesaba kitaba gelmez, kurguya gelmez bir tarafı vardır. Şiir hakkındaki en kesin doğrulardan biri budur. Aynı şekilde, şiir, başıboş bırakılmaya da gelmez. Onu ne önceden verilmiş kararların cenderesinde boğmaya kalmalıyız, ne de ona kuraldan ari, delidir ne yapsa yeridir muamelesini reva görmeliyiz. Şiir bir şeye zorlamadıkça en rahat, en özgür halini alır; fakat bu, hayattan ve insandan kopmak, dünyayla ilişkisini keserek kendi üstüne katlanıp kalmak gibi, telafisi imkansız zararlı bir şeyde yol açabilir. Şiir bir şeye zorlanırsa o şey şiiri de zorlamaya başlar. Şiir karakterini bulur. Fakat şiirin başarısı, kendisini zorlayan şey iptal etmesinde değil, onu içeriye bilmesinde aranır.

Şiirimizin ve siyasetimizin gidişatına baktığımızda bizi umutsuzluğa sevk edecek pek çok şey bulunabilir. Fakat bize umut veren, sağlam durmamıza, yarına daha güvenle bakabilmemize imkan veren gelişmeler de var. Yüce rabbimiz kendisinden umut kesmeyi küfürle, cahillikle eşdeğer kabul etmiştir. Her şey eninde sonunda aslına döner. Eninde sonunda Türkiye’de yeşertilmeye çalışılan sömürge edebiyatı iptal edilecek. Varlıklarını bizi Birinci Dünya Savaşında yenenlerin, devletimizi yağmalayan onların varlıkları üzerine kuranlar eninde sonunda yenilecek. Zafer içinde uyanacağız güne kadar bu savaş bitmeyecek. Asla!

Osman Özbahçe, Sağlam Şiir: Günümüz Şiiri Üzerine Yazılar, Ebabil Yayınları (Alıntıdır.)

Close