Burası bir kitap ve bu kitap Kadir Daniş’in Birkaç Ölüm Sonra kitabı. Çünkü hayatın getirdiği zorluklarda hepimiz kendimizi bazen çaresiz, darda hissederiz.
Hümayun ava giderken avlanmış bir kişidir. Arkadaşının intiharından hayat bulmuş. Doğumla ölümün arasına sorgulamaların, acıların, zevklerin, kederlerin, kaderlerin, hakikatin, soruların, cevapların sıkıştığı ve iki kapak arasında vücut bulduğu bir roman.
Dünyanın saldırısına direnmenin zafer getirmediği, insanın ancak kendisinin değişmesiyle dünyanın değişiminin mümkün olacağını biz Hümayun üzerinden görüyoruz. İnsan doğar, yaşar ve ölür. Bu aşamalarda ise türlü yollardan geçer. Yollar bazen neşeli olsa da çoğu kederlidir, zorluklar baş gösterir, direnç zorlaşır, insana düşen acı, çaresizliktir, çoğu zaman kendini köşeye sıkışmış hisseder insan. Çıkış yolu arar, ne ki bulamaz da. Bulamadıkça bunalım gelir, üzüntü gelir, üzüntü belli seviyeyi aştığında umutsuzluğa dönüşür. Çünkü kişiyi dünyada konumlandıran esasında kalbidir.
İnsan doğar, yaşar ve ölür. Peki nasıl? Birkaç Ölüm Sonra bize tasavvufun öğretilerinden aşina olduğumuz dünyadayken ölmeyi sunuyor. Peygamberimizin (sav) “Ölmeden önce ölünüz” hadis-i şerifini roman içerisinde okuyoruz. Öldükçe kalp yıkanır, temizlenir, kalp temizlendikçe değişir, dönüşür, kalp dönüştükçe bu kez dünyaya bakış berraklaşır. Dünya aynı dünyadır ama ona bakan insan aynı insan değildir.
“Ne var ki evden keyifli bir maceraya, hayatın ortasına atılmak, dünyayı görmek için çıktığım günden iki sene, yedi ay, on üç gün sonra, ondan da sıkıldım! Anladım hayatın nasıl bir şey, dünyanın nasıl bir yer olduğunu, okey, gezdik gördük, her yerde aynı terane, insanlar var, üzerinde gezindikleri toprak var, insanlar bu toprağın üstünde yaşadıklarını sanıyorlar, ama yanılgı bu, yalnız ayakları toprağa basıyor, geri kalan bütün azaları girift bir sosyal ilişkiler ağı içerisinde; alengirli bir kültürel inşalar şebekesinin, labirentimsi, yün yumağı gibi karışık bir toplumsal bağlamın içinde yaşıyorlar aslında, dünya derken de farkında olmaksızın Arz’ı değil, toplumsallıklarını kastediyorlar, içinde yüzdükleri küre, kendilerini kuşatmış fanus bu, anladık.”
