Öykücü, romancı yazar M. Fatih Kutlubay’a bir metni kalıcı kılan hususu sorduk. Verdiği cevapta Kutlubay, edebiyatın, insanın kendi içsel derinliğine yaptığı bitmek bilmeyen yolculuğa bir kayıt defteri işlevi görmesini vurguladı.
Bir metni kalıcı kılan şey sizce nedir: dilin yeniliği mi, düşünceninderinliği mi, yoksa çağın ruhunu yakalama becerisi mi? Klasikleşme nasılgerçekleşir?
Edebiyat, insanın duygu ve düşüncelerini gündelik dilin pratik sınırlara hapsolmuş yapısının ötesinde, ancak yine de “gündelik olanın hakikatine” yaslanarak ele alır. Gündelik hakikatle kastettiğim aslında insanın zaman ve mekân kalıpları dışında işleyen değişmez hakikatleri. Bizi tüm kabuklarımızdan; ten rengimizden, kültürümüzden, kişisel tarihimizden, dahası zaman ve mekânın etkilerinden soyundurup salt insanolarak bırakan o en küçük parçadan, bizi eşitleyen müşterek asgari paydadan bahsediyorum.Bugünün insanıyla geçmişin veya geleceğin; kuzeyin mesafeli insanıyla güneyin cana yakın insanının birleştiği payda…
Edebiyatın bu değişmez hakikatler üzerine bina edildiğini biliyoruz. İlk çağ destanları, Yunus’un şiirleri, Shakespeare’in eserleri veya Llosa’nın romanları… Hepsinin ortak noktası, insanı insan kılan en küçük yapı taşının sökümünü yapabilmiş ve bunu da dilinsanatsal imkanlarıyla sunabilmiş olmaları. Bana kalırsa, insanı varlığından soyutlamadan onun binlerce yıllık değişmez özünü ele alan eserler klasikleşebiliyor. Suç ve Ceza’yı iki asır sonra hâlâ vicdan, merhamet ve pişmanlık gibi izlekler üzerinden güncel kılan şey, yakaladığı o zamansızlık ve mekânsızlık hissi değil mi?
Bu yüzden edebiyat, “esatirul evvelin” olmaktan çok öte insanın kendi içsel derinliğine yaptığı o bitmek bilmeyen yolculuğun kayıt defteri sayılmalı. Dünyanın gürültüsü ve hızla değişen ihtiyaçları arasında kaybolan ortak öz, ancak edebiyatın sunduğu durgun suda berraklaşıyor. Bir romanın sayfaları arasında veya bir dizede karşılaştığımız o müşterek asgari payda, bize aslında hiçbirimizin birbirimize göründüğümüz kadar yabancı olmadığını fısıldayabiliyor. (Defalarca kez hissettiğimiz ya da düşündüklerimizin bir edebi eserde derli toplu bir cümle olarak karşımıza çıktığı o anı hatırlayalım.) İşte büyük eserler de bize dış dünyadaki geçici kimliklerimizi unutturup göğüs kafesimizin altında çarpan kadim ve ortak kalbi hatırlattığı ölçüde ölümsüzleşebilirler sanki.
