ÖĞRENCİ: Yazarken belli bir okur türünü hedefliyor olmalısınız. İkinci soru, bu konuda başarılı olup olmadığınız, sizi okuyanların gerçekten hedeflediğiniz tür okurlar olup olmadığı.
Yazarken herhangi bir okur türünü asla hedeflemediğimi (sizin teriminizi kullanmış olmak için böyle diyorum) düşünüyorum. Bugün üzerinde konuştuğumuz o ilk aşamada benim var olan yegâne okur kitlem, etrafımı saran, kendi döneminden ve kendi “seviye”mden (bu sözcüğü hiçbir snopluk barındırmadığını kabul ederek kullanabiliriz) insanlardan oluşuyordu. Benim gibi insanlar için yazan insanlar için yazdığımı zannediyordum; diyalektik dediğimiz şey biraz buydu. 1946 ya da 1947 yılında, daha sonra Hayvan Hikâyeleri kitabını oluşturacak ilk öykülerimi yazdığımda, son derece saygı duyduğum birinin, mesela o günler için Jorge Luis Borges’in bir öyküyü okuyup onaylaması çok hoşuma giderdi. Bu benim için en büyük ödül olurdu, ama tercihimi yalnız (ülkemden uzaklara gidip oralarda çalışmak da dahil olmak üzere sözcüğün en geniş anlamıyla “yalnız”) kalmaktan yana kullanınca okur kavramı benim için tüm gerçekliğini yitirdi. Uzun yıllar boyunca hiç kuşkusuz okunacağımı bilerek yazdım. (Buradaki “hiç kuşkusuz” terimi bir kibir unsuruydu, ama daha da önemlisi, başarmak isteyen her yazarın içindeki umut unsuru.) Beni okumalarını umuyordum, ama beni kim okuyacaktı? Bu konuda belli bir fikrim yoktu ve bugün hala yok. Eğer bir edebiyat yazarı belli bir okur kitlesini hedef alırsa, yaptığı işin gücünü yok edeceğine, onu koşullandıracağına, belirli zorunluluklar ve belirli sakınmalarla (bu iyidir, bu kötüdür; bunu söylemek gerekiyor, bunu söylemek hiç uygun olmaz şeklinde) dolduracağına inanıyorum. Bu özeleştiri anlamına gelir ve eğer bir yazar belli bir tür okur için yazmak zorunda olduğunu ve bu yüzden de onlara şunu değil de bunu sunması gerektiğini düşünerek özeleştiri yapıyorsa, kendi kendini sansürlüyor -doğru sözcük bu- demektir; bu bakış açısından herhangi bir büyük yazar çıktığını sanmıyorum.

Önemli ve ayrıca zor olan şey insanın bir istikameti olduğunu ve narsist bir eylemde kendisi için yazmadığını düşünerek yazmasıdır; onları nitelemeden, “ben çok kültürlü okurlar için ya da erotik, psikolojik ya da tarihsel konulardan hoşlanan okurlar için yazmaktayım” demeden okurlar için yazmakta olduğunu hissetmesidir, çünkü bu tür bir kendi kendini koşullandırma bir edebi eserin çuvalla olması için olağanüstü bir garantidir. Netice itibarıyla, şu best seller (bu sözcüğü kötü anlamda kullanıyorum) kitaplar, bazı insanların tatillerini başlatmak ve bir hafta boyunca edebi nitelikten mutlak surette mahrum ama o tür okurların beklediği ve doğal olarak bulduğu bütün unsurları içeren bir kitapla kendilerini hipnotize etmek için havaalanlarından satın aldıkları o tuğla gibi kitaplar başka nedir ki? O kitle için yazan bir beyefendiyle, kitaplarını satın alarak ona çok para kazandıran o kitle arasında gerçek bir sözleşme var, ama bütün bunların edebiyatla hiçbir alakası yok. Ne kafka ne Maupassant ne de ben bu şekilde yazdık; kendimi o trioya dâhil ettiğim için kusura bakmayın.
Julio Cortazar, Edebiyat Dersleri: Berkeley, 1980, Türkçesi: Süleyman Doğru, Everest Yayınları (Alıntıdır.)
