Pek muhterem efendim,
Size hürmetimiz büyüktür.
Kiminiz heykel yapar, kiminiz heykel kadar heybetlidir.
Doğum ve ölüm tarihleriniz evde kapı kenarında yazılı. Kafanızın kutrunu (çapını] ölçüp defne yaprağından çelenkler ördük.
Üstüne tükürdüğünüz çimenleri saksılara nakledip başköşeye yerleştirdik. O saksılarda çiçekler yetişmiş, çiçekleri kurutup, açmadığımız Kuran’ların içinde saklar, çivilere asarız. Ne de olsa misafirsiniz, hatırınızı kırmak şöyle dursun sizi memnun etmek için elimizden geleni yaptık. Dertlerimizi dinler gibi oldunuz, yazdınız, çizdiniz, yonttunuz da ne oldu?
Tahtakurusundan, sivrisinekten, kıtlıktan bizi kurtaramadınız.
Hamamböceğine, çekirge ve düşman belasına karşı başkaları çare verdi. Beteri var, bacanağın düğününde ilaçlık, bir keman bile yoktu. Ufak tabut biçimli kılıflardan kemanlar çıkmadı. Kemanlar nerde idi, niçin sustular?
Söylesenize, neden heykeller teftiş seyahatine çıkmaz? Neden sıcak ve yağmurlu günlerde heykeller şemsiye açmaz?
Velhasıl şairlerin lafı, bir sütçü beygirinin yükünü bile taşımaz niçin? Bir zamanlar, hey gidi günler hey! Leğen, maşrapa, ibrik yapmaya tenezzül ederdiniz. Hem gözü dinlendirir, hem hararete serinlik verirdiniz. Şimdi suyumuzu boş sardalye kutularında içiyoruz.
İsterseniz ne süslü ne nakışlı sandıklar yaparsınız!
Bir zamanlar hasta çocuklara şarkı söylerdiniz. Bir zamanlar deniz aşıp gelen düşmana, bayraklardan beylerden evvel; – Dur! derdiniz.
Kavgada can veren tatlı sözünüzü dinler, çocukluğun rahat karanlığına dalardı. Bir zamanlar işe yarardınız.
Şarkılarınızda fakirlere peşin cennet verirdiniz. Cennete hücum! Cennete canlı girelim derdiniz. Dünya kadar geniş ovalar hep sizindi, gezerdiniz tozardınız, avaz avaz bağırırdınız.
Bir zamanlar bize ekmek gibi, toprak gibi lazımdınız. Nur içinde yatsın, merhum annem sizi kendi çocukları kadar severdi, hepinizi giydirir kuşatırdı. Bütün emekler hep boşa mı gitti?
Kullarınızı unuttunuz. Mektuplaşmaz olduksa da biz hep sizi hatırlarız. Yüzünüz hala ezberimizdedir. Sararmış fotoğrafınız duvardadır, tasvirlerinizi kağıt çiçeklerle süsleriz, akraba ve taallukattan sayılırsınız.
Kibir midir nedir bilmem; Kiminiz ellere uydu gitti. Kiminiz lügatlara girdi gitti. Kiminiz, (onları göreceğimiz geldi) kitapların dik satırları arkasından, yılda bir, ömürde bir uğrayacak dostu bekler.
Yaz akşamları çocuklar seslenir, üstümüze yıkılan gecenin uçurtmaları çırpınır, efkardan titrer dururuz. Hep sizi düşünürüz. Yıldızlara kadar uzun sicimleriniz vardı.
Hep o günleri hatırlarız. Verdiğiniz horozşekerleri komşu gülünden kızıldı, onları emmedik, çekmecelerde sakladık.
Mehtapta iki büklüm sıralanıp, sırtımızda sıçrayan ellerinizi duyardık, birdirbir oynardık.
Ansızın bir gün, karanlık ıslak ormanda size doğru çılgın gibi koştum! Birbirine sarılmış ağaçlardan evham basmıştı.
Tuhaf şey; ateşböceklerine yıldız, yıldızlara ateşböceği derdiniz. Biz tarlayı sürerken siz ufuklarda buğday serapları görür ağlardınız, ekmek yemiş kadar olurduk, -Buna da eyvallah!
Dilinizde yollar kısalır, gurbet erir, saadet sürerdi; -Ona da eyvallah!
Hani kuraklık senesinde söylerdiniz, bir gün dağlardan ovalardan sürü gemiler inecek, gemilerde neler olmayacaktı! Kızına çeyiz mi istersin? -Al! Çuval çuval un mu? -Al! Zurna davul mu istersin? . …: Bağışladım, al! Her şey senin!
Gemiler henüz gelmedi biliyoruz, sizden bari bereket şarkıları gelsin. Yaşı sekiz olan sevgiliye ilk aşk mektubunun imlasını sizden sorardık, sizden isterdik gittiniz. Yazıklar olsun! Hep beraber şeytanın hakkından gelecektik, korkup gittiniz! Yazıklar olsun!
Bir zamanlar sizi kızlar parmakla gösterir; toprağa aşık derlerdi. Toprağı da kızları da bırakıp gittiniz, ne yazık!
Zelzele senesi idi;
Kızamık döktüm geçti, elimden tutup gezmeğe götürdünüz, beraber köy meydanına çıktık bacaklarım ne zayıf, kâinat ne yeni idi. Yedi derya mutasarrıflığına [yöneticiliğine) sizi kim tayin etmişti bilmem? – Al dediniz, her şeyi sana veriyorum.
Mevlevi gibi kollarınızı dört yana salladınız; -Al sana! Her şeyi gözlerin için hazırladım.
Gökyüzü, yeryüzü sana teslim! Temiz bir camdan daha temiz bir âlemi bir günlük ödünç verdiniz, o güne doyamadık efendim!
Yengem hala anlatır; O vakitler Allah’ın sesiyle sesiniz pek de benzermiş, birbirinden seçilmeyecek kadar birmiş. O vakitler Allah’a ve size “Sen” denirdi. Aranız açılmışsa kabahat kimde? O gün bugün ikinize de küstük; çok beklettiniz. Her şey olur, biz de sizi bekletiriz; darıldık; yine barışırız, yabancı değiliz, dünya kardeşi, sütkardeşiyiz.
Aslı var mı bilmem, bizi göreceğiniz gelmiş? Malı mülkü bırakıp bize dönmek istiyormuşsunuz? Evdekileri sorarsanız hepsi afiyetteler beraber mahsulü topladık, Ezelden beri sizi bekliyoruz.
Bağlarda bu sene bol üzüm var, incir sizden iyi olmasın bal ağlıyor. Yemişlerimiz, kızlarımız dünya kurulalı sizi beklemekte. Çocuklar masal ister, çocuklara henüz karpuz kabuklarının içindeki pembe sarayları göstermediniz.
Doğrusunu isterseniz denizlere açılsam da bin bir kulaç dibindeki şehirleri artık seçemiyorum, gözlerim o yerleri kaybetti gitti. Türlü mısralar ezberlemiştim, hepsini unuttum, sevgilimin ismini bile. Defterlerinizde her şey kayıtlı imiş, bilmem hangi sahifede altı kırmızı kalemle çizilmiş ismimiz varmış, her şey sülüs yazı ile yazılmış duruyormuş.
Ebediyet sizin olsun, biz ihtiyarladık. Dinlenmek isteriz. Dile kolay, bugünlerden bir gün, yolun kenarına çömelip, çocuk doğurur gibi can vermek gerek. Başucumda olursanız, belki serin iki çift söz aklınıza gelir söylersiniz. – Bak derim, eş dosttan hayır varmış. Sakın gücenmeyin, insan hali, belki düşer susarım.
Bizim öküzü ahıra bağlayın, tembih edin, telaşta yemi ihmal edilmesin.
Size son zahmet; konu komşuya yolda kaldığımı söylersiniz, helalleşmek nasip olmazsa kusura bakmasınlar.
Son defa isminiz okunur üflenir, her şey söylenir gider. Kemikleri benim, eti sizin, çoluk çocuk hepinize emanet! Onlar kapıları açık bırakıp, bacalı değirmene gittiler. Çocuklar sizi tanır; gözlerinizden sözlerinizden tanır. Onlara rastlarsanız bizlerden selam, giderken yaya gitmişlerdi dönerken şenlikle dönsünler, bacaksız yürür öküzlerle, taylarla dönsünler.
Gelin gelir gibi gürültülü kervanla dönsünler. Köyde o gün höyük tepesine çıkar, sabahla beraber yolcuları karşılarız. Gece karanlığında bekleriz, şafak sökünceye kadar bekleriz, siste bekleriz, sabah yağmurunda bekleriz, bu dünyada bekleriz, çabuk bekleriz.
Ahıra sığmaz makineden inersiniz; kucaklaşırız. Lafın kısası dolaplarda kat kat pideler, kâse kâse reçeller hazır.
Gelen gelsin yerlerde yataklar serdik. Hepinizi bekliyoruz. Ölüler geride dursun, gelin yiğitler, cennete cehennemden de geçsek diri gireriz!
Cümleye selam.
Sarı Çizmeli Mehmet Namına
Abidin Dino
S.E.S., 1939
Abidin Dino, Kültür, Sanat ve Politika Üstüne Yazılar, Derleyen ve Yayına Hazırlayan: Turgut Çeviker, DEVKUP (Alıntıdır.)
