23:35 Burası Bir Şiir

Mersiye-i Yahyâ Berâ-yı Sultân Mustafa – Taşlıcalı Yahyâ

I.

mededmeded bu cihânûn yıkıldı bir yanı

ecel celâlîleri aldı mustafâhan’ı

(imdat! eyvahlar olsun! bu cihanın bir yanı yıkıldı;

[zira] ölüm eşkıyaları şehzade mustafa’yı yok ettiler.)

tulundı mihr-i cemâli, bozuldıdîvânı

vebâlekoydılarâl ile âl-i osmânı.

(yüzünün güneşi battı, divanı dağıldı.

osmanlı sultanını hile ile günaha soktular.)

geçerler idi geçende o merd-i meydânı

felek o cânibedöndürdi şâh-ı devrânı.

(o savaş meydanlarının yiğidini adı geçtikçe çekiştirirlerdi.

felek zamanın padişahını o [iftiracılardan] yana döndürdü.)

yalancınun kuru bühtânıbugz-ı pinhânı

akıtdıyaşumuzıyakdı nâr-ı hicrânı.

(yalancının kuru iftirası ve gizli kini

gözyaşımızı akıttı, ayrılık ateşini yaktı.)

cinâyet itmedi cânî gibi anuncânı

boguldıseyl-i belâya, tagıldı erkânı.

(o cani gibi cinayet işlemedi;

[fakat kendi] canı, bela selinde boğuldu, erkânı dağıldı.)

n’olaydı görmeye idi bu mâcerâyı gözüm

yazuklar ana revâ görmedi bu râyı gözüm.

(keşke gözüm bu olup biteni görmeseydi

yazıklar olsun! gözüm bu muameleyi ona layık görmedi.)

II.

tonandıaglar ile nûrdanmenâre dönüp

küşâde-hâtır idi şevk ile nehâre dönüp

(nurdan bir minare gibi ak giysilerle donandı;

gönlü şevk ile gündüz gibi [aydınlık] idi.)

görindi halka dıraht-ı şükûfe-dâre dönüp

yürürdi kulları önincelâlezâre dönüp.

(çiçek açmış bir ağaç gibi halka göründü;

kulları bir gelincik tarlası gibi önünde yürüyorlardı.)

tururdı şâh-ı cihân hiddetiyle nâre dönüp

otagıhaymelerikarlukûhsâre dönüp.

(cihan sultanı kızgınlığından ateşe dönmüş hâlde duruyordu;

otağının çadırları karlı dağlara benziyordu.)

müzeyyen idi bedenlerle ak hisâre dönüp

el öpmegeyüridi mihr-i bî-karâre dönüp.

(bedenlerle süslenmiş beyaz bir hisara benziyordu.

yerinde duramayan güneş gibi el öpmeye yürüdü.)

tutuldı gelmedi çünkim o mâhpâre dönüp

görenler agladılarebr-i nev-bahâre dönüp.

(o ay parçası tutuldu; dönüp gelmeyince

[bu durumu] görenler ilkbahar bulutu gibi ağladılar.)

bir ejderhâ-yıdü-serdür bu hayme-i dünyâ

dehânına düşen olur hemîşenâpeyda.

(bu dünya çadırı iki başlı bir ejderhadır.

onun ağzına düşen elbette görünmez olur.)

III.

o bedr-i kâmil ü ol âşinâ-yıbahr-i ulûm

fenâya vardı telef itdi anı tâli’-i şûm.

(o olgun dolunay [gibi kemâle ermiş şehzade], o ilimler denizinin aşinası yok olup gitti;

onu uğursuz talih telef etti.)

dögündi kaldı hemândâg-ı hasretiyle nücûm

göyündişâm-ı firâkındatoldı yaş ile rûm.

(yıldızlar dövünüp tamamen [şehzadenin] hasreti yarasıyla kaldı.

anadolu, onun ayrılık akşamında yandı, yaşla doldu.)

kara geyürdi karamana gussaitdihücûm

o mâhı ince hayâl ile kıldılar ma’dûm.

(gam karaman’a hücum etti kara[lar] giydirdi.

o ayı ustaca hilelerle yok ettiler.)

tolandıgerdenine hâle gibi mâr-ı semûm

rızâ-yı hak ne ise râzîoldı ol merhûm

(zehirli yılan [kement gibi] boynuna hale gibi dolandı;

o merhum [şehzade], Allah’ın takdiri ne ise razı oldu.)

hatâsı gayr-i muayyen günâhınâmalûm

zihîşehîd-i saîd ü zihîşeh-i mazlûm

(suçu belirsiz, günahı malum değil.

ne kutlu bir şehit ve ne büyük zulme uğramış bir şah.)

yüz urdı hâke o meh aslına rücûitdi

seâdet ile hemânkurb-i hazrete gitti

(o ay [gibi parlak şehzade] yüzünü toprağa koydu, aslına döndü.

mutlulukla çabucak Allah’ın huzuruna gitti.)

IV.

getürdi arkasını yirezâl-i devr ü zemân

vücûdına sitem-i rüstem ile irdi ziyân.

(zamanın zal’i [şehzadenin] arkasını yere getirdi,

vücuduna rüstem’in zulmü ile zarar geldi.)

döküldi gözyaşı yılduzları çoğaldı figân

dem-i memâtı kıyâmet güninden oldı nişân.

(gözyaşı yıldızları döküldü, feryat çoğaldı;

onun ölüm saati kıyamet gününü andırdı.)

girîv ü nâlevüzâr ile toldı kevn ü mekân

akar su gibi müdâm aglamakda pîr ü cüvân

(kâinat feryat, figan ve inilti ile doldu.

genç, ihtiyar [herkes] akar su gibi durmadan ağlamakta.)

vücûd iline akın saldı akdı eşk-i revân

eyâserîr-i seâdetde pâdişâh-ı cihân.

(ey saadet tahtında [oturup duran] cihan padişahı!

dökülen gözyaşları vücut ülkesine akın salıp aktılar.)

o cân-ı âdemiyânoldı hâk ile yeksân

diri kala ne revâdur fesâd iden şeytân.

(o insanların canı [gibi sevdiği şehzade] toprak ile bir oldu.

fitne çıkaran şeytanın diri kalması reva mıdır?)

nesîm-i subh gibi yirde koma âhumuzı

hakâret eylediler nesl-i pâdişâhumuzı.

(padişahımızın soyunu tahkir ettiler.

âhımızı sabah rüzgârı gibi yerde bırakma.)

V.

bir iki egrifesâd ehli nitekim şemşîr

bir iki nâme-i tezvîri kıldı katline tîr.

(kılıç gibi eğri birkaç fesatçı,

birkaç sahte mektubu [şehzadeyi] öldürmeye ok gibi kullandılar.)

gelür ezelde mukadder olan kalîl ü kesîr

hezârkayserünoldıleyâl-i ömrikasîr

(ezelde az veya çok olarak takdir edilen [her şey başa] gelir.

binlerce kayserin ömür geceleri kısa oldu.)

eceldür âdeme derbend-i teng ü târ-ı asîr

zarûrîdür bu iki ugrar ana cüvân ile pîr.

(ölüm insan için dar ve karanlık olan zorlu bir geçittir.

genç ve ihtiyar [herkesin] ona uğraması kaçınılmazdır.)

yirinizîr-i zemîn eyledi o mihr-i münîr

yirini gitdi cihândan nite ki merd-i fakîr.

(o parlak güneş yer altına yerleşti.

dünyadan fakir bir kimse gibi yerinerek gitti.)

bu vâkıaolumaz halka kâbil-i tabîr

ki erdişîr-i velâyetde ola âdet-i şîr.

(bu rüyanın halka yorumlanması mümkün olamaz.

velayetin erdişîr’inde arslan âdeti bulursun.)

bunun gibi işi kim gördi kim işitdiaceb

ki oglına kıya bir server-i ömer-meşreb.

(acaba böyle bir işi kim görmüş, kim işitmiştir?

ömer tabiatlı bir hükümdar oğluna kıysın.)

VI.

ferîd-i âlem idi, âlim idi, alem idi

muhammed ümmetine mevti mevt-i âlem idi.

(âlemde biricik idi, alim idi [hatta] çok alim idi.

onun ölümü Muhammet ümmetine âlemin ölümü gibi oldu.)

ziyâdemâtem idi, haylîemr-i muzam idi

salâh ü zühdîkavîitikâdı muhkem idi.

([şehzadenin ölümü] büyük bir yas, pek büyük bir hadiseydi.

onun iyiliği, zühdü ve takvası kuvvetli, inancı sağlamdı.)

meşâyih ile musâhib ricâle hemdem idi

kerâmetiylekerîmü’l-hisâl âdem idi.

(şeyhlerle sohbet eder, rical ile bir arada olurdu.

kerem ve ihsanıyla yüce hasletlere sahip bir kimseydi.)

nücûm gibi cihândîdevümükerrem idi

vücûdı muhteşem ü şevketi muazzam idi.

(yıldızlar gibi dünya görmüş ve hürmet edilen idi.

vücudu ihtişamlı ve heybeti azametliydi.)

tevâzu ile selâmında hôd müsellem idi

aceb o bedr-i temâmun ne âdeti kem idi

(onun tevazu ile selam alıp verişi de [herkesçe] bilinirdi.

acaba o tam dolunay [gibi olgun zat] ın ne huyu kusurluydu?)

hayflaroldı ana iftirâ ile gitdi

huzûr-ı hakk’adüâvüsenâ ile gitdi

(ona çok yazık oldu, iftira ile gitti.

allah’ın huzuruna dua ve övgülerle gitti.)

VII.

sipihrünâyenesindegöründirûy-i fenâ

kodı bu kesret-i dünyâyı kıldı azm-i bekâ

(feleğin aynasında yokluğun yüzü göründü;

[bunun üzerine şehzade] bu çokluk alemini bırakarak sonsuzluk âlemine yöneldi.)

garîbler gibi gitdi o yollara tenhâ

çekildi âlem-i bâlâyahemçümürg-i hümâ.

(kimsesizler gibi o yollara yalnız başına gitti.

hüma kuşu gibi yüce âleme çekildi.)

hakîkatensebeb-i rifatoldı düşmen ana

nasîbi olmasa tan mı bu cîfe-i dünyâ.

(gerçekte düşman onun yücelmesini sağladı.

bu dünya leşi onun kısmeti olmasa buna şaşılır mı?)

hayât-ı bâkîye irişdirûhı ey yahyâ

şefîkırûh-ı muhammedrefîkı zât-ı hüdâ.

(ey yahya! [şehzadenin] ruhu sonsuz hayata kavuştu.

şefkatçisi muhammet’in ruhu, yoldaşı ise allah’ın zatı[dır].)

enîsigâyib erenler, celîsi ehl-i safâ

ziyâde ide yaşum gibi rahmetin mevlâ.

(dostu gayb erenleri, oturup kalktığı kimseler safa ehli[dir].

allah rahmetini yaşım gibi çok eylesin.)

ilâhî cennet-i firdevs ana durag olsun

nizâm-ı âlem olan pâdişâhsag olsun.

(Allah’ım! firdevs cenneti ona mesken olsun.

âleme nizam veren padişah sağ olsun.)

Close