Türk şiirinde ve romanında “büyük anlatıların” zayıfladığı söyleniyor. Sizce gerçekten büyük ideallerin, büyük hikâyelerin çağı kapandı mı, yoksa biz anlatma cesaretini mi kaybettik?
Büyük anlatı, insanı aşan bir iddiaya yaslanan, ferdî tecrübeyi daha geniş bir daireye bağlayan metindir. Bir dünya tasavvuru sunar. Buradaki dünya tasavvurunun hakikatliğinden bahsetmiyorum. Yazarın eserini kaleme alırken üzerinde durduğu yeri kastediyorum.
Bu bakımdan büyük anlatı aynı zamanda bir inşa faaliyetidir. Bu inşa, yazarın yaşamından başlar. Yazar henüz yazmaya başlamadan o büyük anlatısını yazmaya başlamıştır aslında. Belki de hayatını o büyük anlatıya hazırlamaktadır. Evinize misafir edeceğiniz önem verdiğiniz biriyse evinizin temizliğini, ikramınızın bolluğunu da ona göre ayarlarsınız nihayetinde.
Ve tüm bunların yanında “büyük anlatı” doğacağı dimağı seçme hakkına sahiptir sanıyorum. Böyle değerli bir misafir alelade bir eve gitmeyecektir. Kendisini bekleyenlere, davet gönderenlere yönelecektir.
Örneğin modern Türk edebiyatına baktığımızda bu iddiayı taşıyan metinlerin varlığını inkâr edemeyiz. Ahmet Hamdi Tanpınar, yalnızca bireyin iç dünyasını değil, medeniyet krizini de anlatmıştır. Bu krizi bizzat yaşamış ve bunun sancısını çekmiştir. Sezai Karakoç’un şiiri, bir diriliş idealinin estetik tezahürüdür. Sezai Karakoç hayatını bu ideal üzerine geçirmiştir. Onu tanıyan, bir şekilde kendisiyle görüşen veya kitaplarını okuyan herkesin şahitliği bu yöndedir. Kemal Tahir, romanlarında tarihsel bir hesaplaşma yürütmüştür. Oğuz Atay bireyin parçalanmışlığını anlatırken bile arka planda bütüncül bir anlam arayışını diri tutmuş, anlam arayışından yoksun olanları eleştirmiştir. Bu isimlerin ortak paydası yalnızca teknik yetenekleri değil, yazdıklarını hayatlarının içinden çıkarıp sunmuş olmalarıdır.
Bugün daha parçalı, daha mikro anlatılarla karşı karşıyayız. Bireyin gündelik kırılmaları, kişisel travmaları, küçük hayat kesitleri ön planda. Bunun bir zaaf mı yoksa çağın zorunlu yönelimi mi olduğu tartışmalıdır elbette. Bu anlamda postmodern düşünce, büyük ideallerin olumsuz sonuçlar doğurabileceğini söyleyerek “büyük anlatı” fikrine mesafe koydu. Bu fikrî atmosfer ister istemez edebiyatı da etkiledi. Artık büyük iddiaların yerine çoğul sesler tercih ediliyor.
İnsanlık tarihine baktığımızda, kriz dönemlerinin aynı zamanda güçlü anlatıların doğduğu dönemler olduğunu görürüz. Fyodor Dostoyevski, siyasal çalkantıların ve kişisel felaketlerin içinden insan ruhuna dair devasa bir sorgulama çıkarmıştır. George Orwell, totaliter çağın karanlığını anlatırken büyük bir özgürlük idealine yaslanmıştır. Bu metinler, büyük anlatıların ancak büyük tarihsel ve ahlaki gerilimlerden doğduğunu gösterir.
Belki de mesele ideallerin bitmesi değil, o idealleri taşıyacak hayatların ortaya çıkmamasıdır. Büyük anlatı, büyük bir ahlaki ciddiyet ister. Yazmak; zamandan, konfordan, hatta kimi zaman görünür olmaktan vazgeçmeyi gerektirir. Yazarken inşa ettiğiniz şeyi yaşarsanız büyük anlatıya doğru adım atmışsınız demektir. Günümüzde büyük bir dünya tasavvuru kurmak için gereken zemin daralıyor. Bunu açıkça görebiliyoruz.
Büyük anlatı, insanın kendi içine doğru uzun bir yürüyüşü gerektirir. Bunu es geçmeden konuşmak gerekiyor.
Dolayısıyla ben, büyük hikâyelerin çağının kapandığı kanaatinde değilim. İnsan var oldukça adalet, hakikat, kimlik, aidiyet gibi büyük meseleler var olmaya devam edecektir.
Asıl mesele bu büyük anlatıyı kim, ne zaman üretecek? Ama nasıl ortaya çıkacağı konusunda bazı fikirlerim var: Gürültülü değil, derin. İddialı ama hamasetten uzak. Kendi çağının krizini anlayan ve ona bir istikamet öneren.
Büyük anlatılar, çağın kaprislerine göre kaybolmaz ancak onları kuracak kalemler tereddüt ederse zayıflar. Mesele büyük anlatıların ölümü değil, bir hayat tasavvurunu savunma iradesinin sarsılmasıdır.
