Burası bir kitap ve bu kitap Annie Ernaux’un Utanç adlı romanı.
2022 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Fransız yazar Annie Ernaux’nun Utanç adlı romanı, Şiren İdemen’in çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı. Ernaux, çocukluk yıllarında tanık olduğu aile içi şiddet olayından hareketle utanç duygusunun bireysel ve toplumsal kökenlerini ele alıyor.
Annie Ernaux’nun yazarlığında önemli bir yere sahip olan Utanç, kişisel bir travmanın toplumsal hafızayla ilişkisini inceliyor. Roman, 5 Haziran 1952’de, henüz 12 yaşında olan Ernaux’nun babasının annesini öldürmeye kalkışmasına tanık olduğu günü merkezine alıyor.
Yazar, yıllar sonra bu olaya dönerek yalnızca kendi çocukluğunu değil, taşra Fransa’sının sınıfsal hiyerarşilerini, Katolik ahlakını, aile içindeki sessizlikleri ve gündelik yaşamı biçimlendiren toplumsal kuralları da ele alıyor. Ernaux, geçmişi yeniden kurarken utanç duygusunun insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkiyi nasıl etkilediğini sorguluyor.
“Utancın en kötü yanı, onu hisseden tek kişinin kendin olduğunu sanmaktır.”
Utanç, insanın insan olduğunu anladığı/anlayabileceği en güçlü duygulardan. Sırtında bir kambur aynı zamanda. Zihninde ve kalbinde katı, kesif bir yoğunluk, doluluk. Bireyden topluma dalgalanan, dalgalanabilen utanç; peşi sıra geçmişi bugüne taşır, geleceğe de gelmek ister. Utanç bir romana yayıldığında, okur, karakterle aynı hayatı yaşamamış olsa, aynı hayatından kıyısından bile geçmemiş olsa da duygunun ortak olmasıyla kendi utançlarıyla, kendi geçmişiyle yüzleşir, hesaplaşır, silinen görüntüler hatıra giysisiyle vücut bulur yeniden.
“Babam haziran ayının bir pazar günü öğleden sonra annemi öldürmeye kalktı.”
Bu dehşet verici yalın cümlenin ardından yazar, öldürme eyleminin gerçekleşmediğini ve hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ettiklerini anlatır. 12 yaşındaki bir çocuğun şahit olduğu bu andan sonra yaşadıkları ise asıl rahatsız edici kısmı oluşturur. Çünkü metnin derdi olayın içerdiği şiddet değil, küçük kızda bıraktığı şeydir ve bu şeyin adı utançtır.
“Sadece bizim başımıza geldiğini sandığımız her şey; mahcubiyet, nasıl konuşacağını, nasıl davranacağını bilememenin utancı, karakter ya da kişilik eksikliği diye kendimize mal ettiğimiz her şey, Bourdieu’yü okuyunca kişisel bir kusur, bireysel bir damga olmaktan çıkar.”
“Utanç benim için bir yaşam biçimi haline gelmişti. Hatta artık farkına bile varmıyordum, utanç bedenimin bir parçası olmuş, içime işlemişti. Her zaman, daha sonra hakkında konuşmamın imkânsız olacağı, insanların bana bakışlarını dayanılmaz kılacak kitaplar yazma arzusu duydum. Ama hangi kitabı yazmak on iki yaşındayken yaşadığım utanca denk bir utanç yaşatabilir ki?”
